Aile ile ilgili çok şey yazılmış söylenmiştir. Ama aile temalı romanların ayrı bir albenisi olur. Çünkü aile içi ilişkiler herkes için ilgi çekicidir. Her şeyden öte yaşanılmışın peşinden koşan insanoğlu için anlatılan hikâye olası ve gerçekçidir. Ailenin kişilerarası ilişkilerde en önemli sahnelerinden biri olduğu düşünülürse, bazen roman içinde okurun kurguyu unutup olayın seyrine gerçekmişçesine adapte olduğu dikkatten kaçmaz. Yetmişli yılların sonunda fırtına gibi esen Avery Corman’ın Kramer ailesini anlattığı romanı da belirtilen sebeplerden dolayı hatırı sayılır bir ilgi görür.
Tabii eserin ABD’de bu kadar popüler olmasının sadece beyaz perdenin büyüsüyle alakası yoktur. Bazı eserler yayımlanmalarıyla toplumun bam teline dokunurlar. Kramer ailesi parçalanmış bir aile olup, yaşanılan sorunların benzer etkileri Amerikan kamuoyu için pek de yabancı değildir. Parçalanmış ailelerin sosyolojik ve hukuki sorunlarının temelinde yatan sebepler, sorun doğuran sorunlar, kadın erkek ilişkilerindeki pürüzler ve her şeyden önemlisi bölünmüş ailelerde çocukların konumu kafa kurcalayıcı meselelerdir.
Corman kalemini çomak gibi kullanarak arı kovanının etrafında dönmüştür. Ele aldığı sosyolojik sorunların yansımasının toplum içinde görülmesi; Corman’ın bahsettiğimiz ilgiyi görmesinin önemli bir sebebi olabilir. Zira kadın-erkek ilişkileri, evlilik düzeni, feminizm cereyanı, geçim sıkıntıları, aile olmanın ağırlığı gibi konuların dönemin Amerika’sında revaçta olduğu akla gelir. Bu yüzden yadsınamayacak şekilde Corman’ın romanı New Yorklu ve Amerikalıdır. Ama beyaz perdenin büyüsünden midir bilinmez, ünü uluslararası bir boyuta ulaşır.
Corman’ın romanı ve üslubu Amerikalılığını vurgulamakla birlikte, uzun ve kalifiye olarak tasarlanmış diyaloglarla kendisini gösterir. Belki de bu yüzden kolaylıkla sinema senaryosuna dönüşür. Eserin diyalog dozunun böylesine fazla olması beklenilen anlatıcı rolünün geri planda kalmasına neden olur. Fakat bunun ayrı bir özgünlük olduğunu ve okura hoş gelecek bir doğallıkla sunulduğunu belirtmek gerekir.
Doğallık sadece diyaloglar için geçerli değildir. Aile de Corman tarafından olabildiğince doğal olarak kurgulanmıştır (tabii bu doğallık vurgusunun Amerikan toplumu için geçerli olduğunu belirtelim). Doğallığın akışına kendini kaptıran okurun aklına ilk gelecek soru “Ya karakterin yerinde ben olsam, nasıl olurdu?” şeklindedir. Cevap okur için cezbedici olduğu kadar düşündürücüdür.
Ailede karşılaşılan sorunların çözümü bireyleri aşınca, olayın hukuka intikal etmesi işten değildir. Bu aşamada kahramanlarımız Ted ve Johanna Kramer’in çocuklarının velayeti için girdikleri hukuki mücadele eserin önemli bir kısmını içerir. Tabii hukukun mu, duyguların mı kazanacağı okurun merakını sürekli kamçılar.
Corman’ın duygulara yaklaşımı ise, ailenin sınırları dışına çıkıldığındakine kıyasla ebeveyn çocuk ilişkileri özellikle baba çocuk ilişkisinin anlatıldığı satırlar ve diyaloglar duygusal ağırlığıyla okura yeni düşünce boyutları kazandırır. Hatta öyle ki babanın çocukla -onun hayal dünyası eşliğinde- oynadığı oyunlar ayrıntıya girercesine verilir. Ama kıyıda köşede kalmış nüansların esere ayrı bir albeni kattığını da belirtmek yanlış olmaz.
Detaylar sadece aile için geçerli değildir. Dönemin Amerika’sını anlatan birçok detay da eserde kendisine yer bulur. Yetmişlerin Amerika'sında sosyo-kültürel havanın nasıl olduğu, karakterlerin konuşmalarından anlaşılır. Özellikle eserde gündemi meşgul eden konuların neler olduğu, gündelik yaşamın ilerleyişinin genelde ne şekilde olduğu, New York’un metropol yaşamının nasıl sürdüğü, insanların eğlence anlayışının nelere odaklandığı gibi sorulara cevap bulabilmek mümkündür.
Eserin filme çekilmiş olması, kitap film kıyaslanmasını gündeme getirebilir. Tabii ki her zaman için kitabın sinemanın görselliğini aşacak bir performansa gebe olduğu su götürmez bir gerçektir. Eserde anlatılan ailevi meselelere her ailenin maruz kalabileceği tahmin edilebilir. Yaşanılabilirlik de bir anlamda eserin cazibe noktasını oluşturur.
Eser biçim olarak iyi bir çeviriyle okura sunulmuştur. Çevirinin iyi olması ve karakterlerin doğal konuşma kalıplarıyla sunulması kitabın akıcı bir havaya bürünmesine neden olmuştur. Eserde anlatıcının ağdalı bir anlatımı benimsememesi de okur için artı bir faktördür. Mekân tasvirlerinde lafın fazla uzatılmadan verilmesi; eserin sıkıcı olmaktan uzaklaşmasına neden olmuştur. Hatta karakterler sözcüklerle çizilirken bile fazla detaylı bir anlatım benimsenmemiştir. Bu aşamada yazarın maddi tasvirlerden ziyade mevcut durum tahlilleriyle meramını anlattığı savunulabilir.
Son olarak eserin edebi performansı farklı şekillerde değerlendirilebilir. Ama bir gerçek var ki bazı eserlerin ardından yapılan konuşmalar sadece edebi verimlilik hakkında değildir. Avery Corman’ın eseri bu tarz bir eserdir. Sinemanın gücüyle olay sadece edebiyat olmaktan çıkmıştır. Aile içi sorunlar, boşanma, velayet gibi konularda yeni tartışma alanları açan “Kramer Kramer’e Karşı” eseri bu nedenle farklı tarzda bir güce sahiptir.