Melisa Parlak
Kitapkurdu
Acayip Bir Roman: Otomatik Portakal
Yaşamı, iyiyi ve kötüyü, suç ve cezayı, şiddeti ve tedavisini, özgür iradeyi, toplumda eriyip yiten bireyi ele alan sarsıcı bir roman. Bu romanın; sisteme eleştiri, beyin yıkama, bireyin değişimi ve dönüşümü gibi konularda zamansız olduğunu söylemekte fayda var. Film izler gibi okunuyor. Yazarın besteci kimliği, romanın temposunda da kendini başarıyla ifade ediyor. Dokuzuncu Senfoni bu kitaptan sonra insanın kulağına bambaşka geliyor. Edebiyatta argonun yeri bakımından Otomatik Portakal iyi bir örnek, bu çevirisini çok doyurucu buldum. Dil olarak okuması kolay, hatta argosu yer yer eğlenceli fakat pek nahoş içeriği kesinlikle gül bahçesi vadetmiyor. Okurken sinirleri bir miktar yıpratıyor ne yazık ki. (Sinir bozuculuk seviyesi bana göre; Asılacak Kadın, Sineklerin Tanrısı, Lolita gibi romanlardan biraz fazla.) Hikayenin anlatıcısı olan anti-kahramanımız Alex; şiddeti normalleştirmiş, bundan zevk alan biri. Bize anlattığı dünya ise tam anlamıyla bir etme bulma dünyası aslında. Yıllardır pek çok tartışmaya konu olan bu eser; felsefeye ve insana dair merakı olanlar için dolaylı bir hazine. Pavlov’un köpeği; Otomatik Portakal’da Dr. Brodsky’nin insanı olarak karşımıza çıkıyor. Bu insanlar neden böyle? İnsanı topluma kazandırmak mümkün mü? Mümkünse bu nasıl yapılır? Şiddete meyili ortadan kaldırmak bir çözüm müdür? Tüm bunlara yanıt niteliğinde bir şey aktarıyor bize Alex 38. sayfada: “Yetişkinlerin savaştığı, bombalar attığı, birbirini kesip doğradığı, acımasızlığın kol gezdiği bir dünyada gençlerin yurtsever, dine bağlı, uslu, terbiyeli olmaları söz konusu değildir.”