Suat Sungur
Kitapkurdu
Belirtmekte yarar var; 'Araf', Amerika'ya gelen Ömer'in Fas'lı Amed ve İspanyol Piyu ile paylaştıkları evdeki yaşantısı, Gail'e âşık olması ve evlenmesi özetiyle anlaşılacak bir roman değil. Elif Şafak, aslında bir hikâye anlatmayı da amaçlamamış; hikâye zamanın akışına bağlı olarak zorunlulukla çıkıyor ortaya. Şafak'ın meselesi, bireyin kendisine yabancı bir ülkede, yabancı bir toplum ve kültürde içine düştüğü karmaşık duygu, düşünce ve ruh hallerini çok sayıda karakter üzerinden sergilemek. En çok da yalnızlık ve yabancılaşma üzerinde duruyor. Öyle bir yalnızlık ve yabancılaşma ki, yalnızca Ömer, Amed ya da Piyu gibi yabancılar değil, Gail ve Debra gibi yerliler de kurtulamayacaktır insanı depresyonun eşiğine getiren etkilerinden.

Başarısı burslarla ödüllendirilmiş ya da yaptıkları işleriyle hayat karşısında donanımlı insanlardan oluşan roman kişileri cins, ırk, kültür ayrımı gözetmeksizin bozuk ruh hali paydasında birleşiyorlar. Elbette kökenlerine göre değişiyor bozukluk biçimleri. Mesela Gail'in şahsi özellikleri arasında obsesif kompulsif bozukluk, panik atak, sosyal fobi ve benzerleri var. Aşçılığı ile parmak ısırtan Alegre, tombul bir çocukluk geçirmenin travmasıyla sabitlenen bulimia hastalığının pençesinde. Sevgili Piyu, başka kadınlara ilgisini sevgilisine kanalize edemiyor bir türlü. Güçlü bir karakter çizen lezbiyen Debra, istediği hayatı kuramamanın tedirginliğini üzerinden atamazken Amed, kültürünün ahlaki değerlerini gururla taşıyarak yaşadığı Amerika'da hiçbir kadınla ilişki kuramıyor. Şafak, medeni dediğimiz hayatın neden olduğu yarılma ve nevrozları hikaye içinde kaderlerini sanki kendileri belirleyen karakterleri üzerinden çarpıcı ama abartısız ve açık bir biçimde işlemiş. Bu nedenle Ömer ve Gail'in çok ayrı dünyalardan gelip bir aşkta ortaklaşan zigzaklı hayat çizgilerinin İstanbul'da noktalanan sonu üzecek belki, ama şaşırtmayacak okuyucuyu.