Türk Beklentisi: Rönesans'ın Parçalanan Sınırları
Türk Beklentisi: Rönesans'ın Parçalanan Sınırları Ürüne Git
zafer saraç
Hezarfen
Türk Beklenendir...
İstanbul’un fethinden sonra Türklerin ikbal dönemleri başlar. Osmanlılar batı yönlü fetih hareketleriyle Avrupa kıtasının ortasında hızla ilerler. Hatta İtalya’da Otronto’ya çıkan Osmanlı ordusu Avrupa’da ciddi manada Türk korkusunun yerleşmesine neden olur. Yalanla gerçeğin karıştığı binlerce hikaye Hristiyanların dillerine yapışır. Ama savaş harici temaslar olayın farklı boyutunu gözler önüne serer. Zira Osmanlılarla ticari ilişkileri sürdüren Ceneviz ve Venedik gibi İtalyan şehir devletleri nazarında Osmanlılar dünya dışı uzaylılar gibi korkunç ve görülmemiş değildir. Bu da bir şeyin anlaşılmasını sağlar. Pekala Türklerle yaşanılabilir hatta mutabakat sağlanabilir. Giovanni Ricci, buradan yola çıkarak Türk algısının diğer cephesine yoğunlaşır. Türklerin muhataplarında korku ve nefret gibi duyguları uyandırdığını incelediği eseri Türk Saplantısı’nın aksine bu eserinde ezber bozmaya gayret eder. Zira Batı tarihlendirmesine göre Orta Çağ ve İstanbul’un fethiyle girilen Yeni Çağ boyunca Türklerle olan ilişkiler savaş ve mücadele odaklıdır. Oysaki kılıçların kınlarından çıkmadığı, ellerin birbirine uzandığı yaşantılar da söz konusudur. Ricci, Türk Beklentisi isimli eseriyle çok bilinen ve tekrar edilegelen tarih algısını ters yüz etmeyi amaçlar. Aslında Ricci’nin bu amacına ulaşmakta zorluk çekeceği aşikardır. Zira saray ve halk dünyanın her yerinde olduğu gibi Batı’da hatta Ricci’nin merceğini doğrulttuğu İtalya’da da birbirinden kesin hatlarla ayrılır. Ama toplumun ince katmalarına inildiğinde farklı yaşantılar ortaya çıkar. Misal savaş halindeki iki büyük devletin tutumuna rağmen mezkur devletlerin mensupları arasında evlilikler gerçekleşebilir. Yani mikro düzey çok bilinen makro düzeylerin aleyhine işleyebilir. Bu yüzden bütüncül bir yaklaşımla her şey ortaya koyulmalıdır. Ricci’nin çabası ilk aşamada kendi içinde zorluklar içerse de konusuna fevkalade iyi odaklandığı görülür. Tabii elini güçlendiren etmelerde yok değildir. Hedef aldığı coğrafya İtalya Yarımadası ve şehir devletleri ona güçlü bir arşiv bırakır. Eldeki verileri çok iyi işleyen Ricci, Türklerin beklenilen ve istenilen taraf olduğu tasavvuruna gerçeklik katar. Düşman, beklenen olur mu bilinmez ama Ricci’nin anlattıklarından ortaya çıkan tablo Osmanlı’nın kabus olmadığını kanıtlar. Karşılıklı bir cepheleşmenin olduğu uzun yıllarını savaşarak geçiren, Doğu- Batı kutuplaşmasının taraflarının öne sürülen tezlerin çürümesine neden olacak faaliyetlerde bulunduğunu da unutmayan Ricci, askeri gücü hamaset ve kibirle gösteren Osmanlı fikirlerini ve hümanist söylemlerle medeni açıdan üstünlük kisvesine giren Batılı elitlerin üst perdeden gelen görüşlerini pek dikkate almaz. Bu nedenle tarihi verileri olduğu gibi ortaya koyan Ricci, anlatım tarzıyla deyim yerindeyse ipleri okurun eline verir. Zira Osmanlı’yla anlaşan Fransa ve İtalyan şehir devletlerinin bu tutumu tarihsel olarak doğru veya yanlış olabilir. Dinin her yönüyle ön planda olduğu bir dünyada Hıristiyan- Müslüman dostluğu ve papanın Osmanlı beklentisi ihanetin çerçevesi içine girebilir. Ama ihanet ya da sadakatten ziyade olayların devletleri ve insanları getirdiği yer önemlidir. Herhangi bir etiket kullanmadan yapılan sunum bu nedenle önemlidir. Zira, Ricci’nin hainin ve sadığın peşine düşmeden tarihçinin hakikate ulaşma ödevini yerine getirme kaygısıyla hareket ettiği savunulabilir. Yani kısaca okur doğruyu ve yanlışı nesnel bir biçimde değerlendirme edimine okudukça sahip olur. Eser kabaca böyle bir tablo sunmuş olsa da özele inildiğinde daha spesifik konuların olduğu görülür. Yirmi iki başlıkta incelenen konular fazlasıyla ilgi çekicidir. Her bir başlık ayrı bir makalenin içeriğini oluşturacak derecede teferruatlıdır. Konu içerisindeki ayrı ayrı numaralandırmanın yapılması ele alınan başlığın ne derecede farklı kapsamlarda değerlendirilebileceğinin kanıtıdır. Her bir başlığın zengin bir kaynakçadan beslendiği aşikardır. Ricci İtalyan şehir devletlerinin yazılı materyallerini gayet iyi takip eder. Böylesine güçlü bir arşive rağmen tarih tasarımında çoğu zaman direkt alıntı yapmaktan kaçınır. Tarihsel kurgu manasında dozajı fazla kaçırmadan yorumunu ziyadesiyle iyi verir. Bazen siyasi tarih ve İtalyan şehir devletleri arasındaki ayrıntılı ilişkilerin anlatılması esnasında kantarın topuzu biraz kaçsa da kendi cephesi içerisinde düşünüldüğünde, yazarın bu tavrı kabul edilebilir. Esasında bu tarihsel söylemin siyasi birlikten uzak İtalya’nın yapısıyla ilgili olduğu bile düşünülebilir. İtalya’nın siyasi yapısı kadar önemli olan bir olgu da İtalyan diplomasisidir. Papalıktan feyz alan İtalyan şehir devletleri üst düzey bir diplomasi yürütür. Güçlü devletler arasında filler arasında ezilen çim durumuna gelmek istemeyen devletlerin güçlüye dair siyasi tavırları diplomasiye ders olacak kadar başarılıdır. Aslında bu politik hareketlerin 4. Haçlı Seferi öncesi Lukas Notaras’ın söylediği “Konstantinopolis'te Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim" sözüne gönderme olacak şekilde bir tavır olduğu görülmektedir. Benzer şekillerde Fransa’nın yanında Osmanlı tarafına geçen, ticari ilişkilerini önceleyen, hasım şehir devletine karşı güç elde etmek isteyen küçük feodaller Osmanlı tarafına geçmek ister. Ricci, bu manada bilinmeyenleri ortaya çıkarır. Hatta öyle ki Notaras’ın söylediği sözü gölgede bırakacak sözler okura ulaşır. Misal, 1508 yılında asılan bir isyancı “Rahiplerin yönetiminden ziyade Türklerin yönetimi iyidir” der. Yine Agnostino Vespucci (Floransalı Katip) 1501’de Machiavelli’ye yazdığı bir mektupta “Türklerin gerekli olduğunu” söyler. Eser bu açıdan Türk korkusundan ziyade Kilise korkusunun daha baskın olduğunu kanıtlar. Her şeyden öte Türk tarihine olan bilinen bakış açısının tersini görmek açısından eserin önemli bir işlevi vardır. Aslında Türk tarih anlatısında karşı tarafa ilişkin tespitler çok azdır. Araştırmacılarımız düşman cephesinin içinde gezmeden, Türk’e Türk’ü anlatır. Ama Ricci, tüm yönleriyle karşı taraftan sözü alır. Bu nedenle tarihimizin iki kutuplu anlatısı birbirini tamamlamış olur. Misal Cem- 2. Bayezid çekişmesinin akisleri eserde bulunabilir. Bir anlaşılıp bir savaşılan Venedik’in siyasi oyunları fark edilir. Kanuni devrinde Fransa- Osmanlı birlikteliğini ortaya çıkaran etmenlerin geri planı anlaşılır. Bütün bunlar hakkında İtalyan şehir devletleri eşine az rastlanır tüyoları verir. Eser en kıymetli tezini son bölümünde verir. Aslında bu tip bir eserde bu şekilde bir tezin ortaya çıkması şaşırtıcıdır. Ricci, Huntington’ın meşhur medeniyetler çatışması tezinin tarihi açıdan sağlam olmadığını öne sürer. Zira eserinde ortaya çıkan gerçekler, dini ve kültürel açıdan cepheleşen Doğu ve Batı’nın tam tersine hareket ettiği lehinedir. Ricci’nin incelediği 15 ve 16. yüzyıllarda din; tam manasıyla çatışma için bayrağı altına girilecek bir olgu değildir. Ayrıca bölgesel etkinlik açısından Akdeniz, çatışma teorisine güçlü bir karşıt alternatif oluşturmaktadır. İlerleyen satırlarda Akdeniz’in kaynaştırıcı yönünü vurgulayan yazarın görüşü ciddi manada çarpıcıdır. Akdeniz’i hep bölen hem birleştiren bir deniz olarak vurgulayan Ricci’nin sözleri eserinin özeti verirken, Huntington’ın yanılgısını gösterir mahiyettedir: “ Medeniyetler çatışmasını çoğunlukla savaşa odaklı olmasından değil de keskin sınırları çizdiği için eleştirdik. Topladığımız hikayelerin kendileri de bir çatışma hikayesidir ancak Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki kesin ayrıma saygı duymaktan ziyade bu hikayeler daha karmaşık ittifakları ve karışıklıkları çıkarır.”