quasi parlando
Bilge
Benim zihnimde Şule Gürbüz, bir duvarı yazdığı eserlerle kaplıyor; Kambur, başlı başına bir tablo olmaktan öte, diğer eserleri taşıyan sağlam bir çivi. Kambur, biraz boşluklar barındıran bir kitap, ancak bu boşluklardan Şule Gürbüz'ün kendine has varoluşunun ışığı sızıyor. 18 yaşında bir insanın; bunca hissedişi, olanıyla dışa vurabildiğine üstelik bunu edebi bir yolla yapabildiğine şaşırmaktan kendimi alıkoyamıyorum. Esere gelecek olursak: Başlangıçta zaman zaman Kambur'a dışarıdan bir gözle bakıyor, sonra Kambur oluyor hatta Kambur'un en derinine yani günlüğüne giriyor, en nihayetindeyse yine Kambur olarak okumayı sonlandırıyoruz. Kambur, tabi caizse yeni bir güne her uyanışında, camı çerçeveyi yere çalmak ve o kırıkların üstünde yürümekle ömrünü geçiriyor ve ömrü sarmal bir sakız gibi ellerine yapışıyor, koparsa kısalmıyor, çiğnese daha da büyüyor. İşte kitap boyunca Kambur'un fiziken ve ruhen taşıdıklarının yanında "yaşamak" denilen mefhumla ne yapacağını okuyoruz.