Idris Polat
pinhan, mahrem ve bit palas derken kafasında bir yazar kurguluyor insan. bir yazar ki kelimeleri öyle muazzam bir şekilde bir araya getirip, olay örgüsünün içine hızla çekip tükettirirken romanının sayfalarını, bilhassa çocukluğuna dokunup seni kanatan, acıtan, ağlarken gülümseten sonra tatlı-acı bir uykuya daldıran seni, ağu bir ninni gibi. ben bu yazarı, beni büyülediği ve hiç kimsenin onun gibi bir araraya getiremeyeceği kelimeleri için sevdim. ve sonra yine başka bir yazarı sevdim. daha kadın, daha yaralı, daha kırılgan, ama kendini evrenle bir bütün hissettiği ve bazen o evrenin dışında kalsa da, bunu da olduğu gibi kabul etmeye çalışan, kendime farketmeden yapıştırdığım pek çok etiket ve tanımlamadan kurtulmama yardımcı olan bu ikinci yazarı. işte bu ikinci yazarı da siyah sütle sevdim, med cezir ile ve son olarak da firarperest ile. firarperest' te en çok bu kadının kendini de, yer yer yeterince cesur bulmayıp, hala bunu yapmaktan çekindiğini hissetsem de, çuvaldızı kendisine de batırabilmesini sevdim