Kübra Çelik
Kitapkurdu
Bu roman kağıda dökülmüş bir "nasır ve ter" dökümüdür. Kitabı okurken sadece bir hikayeye tanık olmazsınız; avuçlarınıza o yapış yapış tütün zifiri bulaşır, genzinize o ağır ve baygın koku dolar. Ege’nin tütün tarlalarını bir insanın hem dostu hem de celladı olan bir mahşer alanı gibi betimler.Roman boyunca zaman saatle değil; şafağın dondurucu ayazı ve öğle sıcağının sırtlarda patlayan kırbacıyla ölçülür. Apaydın, bir yıl boyunca evlat gibi bakılan tütünün, "piyasa" günü tüccarın iki dudağı arasında nasıl değersizleştiğini anlatırken aslında sömürülen insan onurunu resmeder. "Tütün yorgunluğu" burada sadece fiziksel bir bitkinlik değil; emeğin, sermaye karşısındaki o çaresiz ve sessiz çığlığıdır. Emeğin kutsallığını ve toprağın insanı nasıl hem var edip hem tükettiğini en çıplak haliyle hissetmek istiyorsanız bu başyapıtı mutlaka okumalısınız. Bittiğinde üzerinizde bir yorgunluk kalacak; ancak bu, nasırlı ellere ve onurlu bir kavgaya ortak olmanın verdiği o asil yorgunluktur.