Kübra Çelik
Kitapkurdu
Kuyucaklı Yusuf, ruhumun ıssız bir bozkırında, rüzgârın çıplak bir kayaya çarparak çıkardığı o uğultulu ve kimsesiz ses gibi yankılandı içimde. Yusuf’un o derin, dipsiz kuyuları andıran sessizliğine gömüldükçe, kasabanın o yapışkan, kirli ve riyakâr kalabalığı benim de üzerime çöktü; sanki nefesim daraldı. Okurken kendimi, kök salmaya çalıştığı her toprakta dalları budanan, yabani ama mağrur bir ağaç gibi hissettim. Sabahattin Ali, masumiyetin o vahşi ve sessiz halini Yusuf’un omuzlarına öyle bir yüklemiş ki; adaletsizliğin ortasında tek başına dimdik durmanın o yakıcı yalnızlığını iliklerime kadar duydum. Muazzez’e duyulan o saf ama sonu uçuruma çıkan sevda, zihnimde bembeyaz bir karın üzerine damlayan kan gibi sarsıcı bir iz bıraktı.Kitabı kapattığımda, Yusuf’un o karanlığın içine doğru atını sürüşü hayalimden hiç gitmedi. İçimde kalan tek şey, o meşhur kuyunun karanlığından fırlayıp hayatın gerçeklerine çarpan bir insanın onurlu ama yıkık dökük hikâyesiydi.