"'Nasıl böyle neşeli kalabiliyorsun?' dedim, 'Hayatta olmanın mahzuru yok' dedi."
Kaplumbağa Günlüğü, birbirini tanımayan iki insanın, Londra Hayvanat Bahçesi Akvaryumu’ndaki üç deniz kaplumbağasını özgür bırakma fikrini takıntı haline getirmesiyle yollarının kesişmesini anlatıyor. Bu iki kişinin günlükleri üzerinden hem bu ortak hayallerini hayata geçirme girişimlerini hem de bu amaç ve idealin onlarda nasıl bir karşılığı olduğunu okuyoruz.
Benim çok sevdiğim bir edebiyat türü bu; sakin, yalın, sade ama incelikli. Bu küçük öykü üzerinden bir sürü başka şey anlatıyor Russel Hoban; doğayla kurduğumuz (ya da kuramadığımız mı demeli?) ilişki, yalıtılmış hayatlarımızdaki yalnızlığımız, birine ya da bir amaca ait olmaya duyduğumuz büyük ihtiyaç; bitmek bilmeyen anlam arayışımız.
Günlüklerini okuduğumuz iki anlatıcının düşünme biçimlerinin birbirine ne kadar benzediğini vurguluyor yazar sık sık, dolayısıyla ikisinin günlüklerindeki dilin bu kadar aynı olması muhtemelen bilinçli bir tercih ama bana biraz fazla geldi; kitaba dair bir eleştirim bu olabilir. Öyle ki zaman zaman bölümün başına dönüp kimi okuduğumu kontrol etmem gerekti, iki anlatıcının seslerinin azıcık da olsa ayrışmasını isterdim.
Karakterlerin yolda gördükleri ya da gazetede okudukları küçük şeylerden yola çıkıp yaptıkları büyük sorgulamaları okumak nefisti; benim kafam da böyle çalıştığı, küçük şeyleri kafamda biriktirip içlerinden anlam bulmaya bayıldığım için çok sevdim. (Bir de anlatıcıların zaman zaman çok komik olduğunu eklemeliyim, özellikle bir "Özgün Terapi" bölümü var ki kahkahalarla okudum.)
Okuduğum bir incelemede birisi "bu kitabın bir müziği olsa The Beatles'ın Eleanor Rigby'si olurdu" yazmıştı, ne kadar yerinde bir tespit. O nedenle bu gönderiye bu şarkı eşlik ediyor ve ben de şarkının meşhur sorusuyla bitiriyorum: "All the lonely people / Where do they all belong?"