"Fakat insanlar tesadüfleri kabul edemiyorlar sanki. Ruhlarımız tesadüfler dizisine, yani sonsuzluk fikrine dayanacak kadar güçlü değildir. Doğum tesadüfü ile ölüm tesadüfü arasına sıkışıp kalmış hayatlarımız boyunca, irade diye adlandırdığımız şeyin aracılığıyla meydana gelen birkaç olayı sayarak, bunların sonucunda içimizde ortaya çıkan tutarlı şeyi 'karakter' ya da 'hayat' diye adlandırarak kendimizi avuturuz. Çünkü başka türlüsünü düşünemeyiz."
Japon yazar Şohei Ooka'nın meşhur kitabı "Anız Ateşleri" etkileyici bir savaş anlatısı. II. Dünya Savaşı sırasında Filipinler'de bir adaya başarısız bir çıkartma yapan Japon ordusundan sağ kalmayı başaran az sayıdaki askerden biri olan anlatıcımız Er Tamura, savaşın insanı nasıl paramparça ettiğini yalın, derinlikli ve elbette epey acıklı biçimde aktarıyor okura.
Veremli olduğu için bölüğünden atılan ama yeterince hasta olmadığı ve yanında erzak bulunmadığı için de hastaneye kabul edilmeyen ve dağlarda kendi başına hayatta kalmaya çalışan Tamura'nın öyküsü, zaten başlı başına savaşın korkunç acımasızlığını ortaya koymak için yeterli. Ancak Tamura, sadece savaşın öldürdüğü, yaraladığı, yıktığı bedenlere değil, zihinlere dair de konuşuyor. Yapmak zorunda kaldığı şeylerin ruhuna ve aklına neler yaptığını da anlatıyor; yeryüzünde bulunmasının amacını, Tanrı'yı, inanma ihtiyacımızı, insan olmanın, aşkın, arzunun doğasını, çaresizliği, ölüm / öldürme fikirleriyle ilişkimizi, korkunun dinamiklerini sorguluyor.
Bir savaş kitabı olduğu kadar "anlam"a dair de bir kitap bu dolayısıyla. Savaş gibi tüm anlamları yıkıp geçen bir şeyle yüzleşen birinin kendi öz benliğinin bile anlamını yitirmesinin öyküsü. (Dediği gibi: "Savaşı bilmeyen insanlar yarı yarıya çocuktur.”)
Bana biraz Curzio Malaparte'nin Kaputt'unu anımsattı. Kaputt kadar etkileyici bulmadığımı söylemem lazım, o kitabın dehşetini ve kuvvetini hayatım boyunca unutamayacağım. Ama Anız Ateşleri de etkileyici, kuvvetli, iz bırakan bir metin. Okuyup sevdiyseniz Kaputt'a da muhakkak bakınız diyerek bitireyim.