“Hafıza seni terk edemeyeceğin tek bir kişinin sabit sınırları içinde tutar, seni oraya zamklar. Unutkanlık seni özgür kılmak için gelir. Özellikler keskinliğini ve kesinliğini kaybeder, belirsizlik ise şekilleri bulanıklaştırır. Tam olarak kim olduğumu hatırlamıyorsam, herhangi biri, kendim bile, hatta küçükkenki kendim bile olabilirim.”
Bir Gospodinov yorumuna daha izninizle yine “Of!” diye başlamak istiyorum, çünkü yani, ne diyebilirim ki, of sahiden; müthiş. Geçmişin geçmeyişi ve bugüne sızması meselesi benim zaten edebiyatta en sevdiğim konulardan biri, bu meseleyi bu kadar oyuncaklı biçimde ele alan bu romanı sevmesem bunun daha çok haber değeri olurdu sanırım.
Yazarın daha önceki kitaplarından gayet iyi tanıdığımız “zaman yolcusu” Gaustin bu romanda da baş rolde. Anlatıcımız ve Gaustin, hafızasını yitirmekte olan insanlar için “geçmiş klinikleri” kuruyorlar, hatırladıkları dönemde yaşamaları için yaratılmış suni mekânlar bunlar; sanki 1970’te bir evdeymişsiniz gibi sanacağınız bir ev örneğin. Bu mesele gitgide büyüyor, bütün Avrupa’ya yayılan bir çılgınlığa dönüşüyor ve nihayetinde Avrupa kolektif olarak bugünde değil bir başka zamanda yaşamak istediğini anlıyor, tüm ülkelerde “geçmiş referandumları” yapılıyor, her ülke hangi onyıla dönmek istediğini oyluyor.
Muazzam, muazzam bir fikir ve fikrin hakkını ziyadesiyle veren muazzam bir anlatım. Bir Saramago romanı gibi başlıyor, bir Borges labirentine dönüşüyor anlatı ve sonra da bir Kundera, bir Gary romanı gibi bir Avrupa sorgulamasına evriliyor, daha leziz bir şey olabilir mi? Üstüne o toplumsal ve siyasi katmanı koymasa bile müthiş olabilecekken bunun da eklenmesiyle bambaşka bir düzeye geliyor, bir hesaplaşma romanı, bir kimlik ve aidiyet kurcalaması, bir yüzyıl anlatısı biçimini alıyor.
Finali de bence böyle bir kitaba yazılabilecek en muazzam final olmuş. Spoiler olmasın diye fâş etmiyorum ama tarihi tekerrür ettirme konusunda insanlık olarak ne kadar zavallı olduğumuzu anlatıyor, diyeyim.
Bayıldım. Keşke bu kadar beklemeseydim okumak için.