"Pencerede durmuş dışarıyı, bahçeyi seyrediyordum. O anın nasıl bir an olduğunu ancak şimdi anlıyorum. İnsan bazen zamanı uzatmak, olabildiğince geciktirmek gerektiğini çok sonraları anlıyor. Geciktiremedim, o anı daha uzun bir zaman dilimine yayamadım - tam tersine hızlandırmak istiyordum."
Şu kitabı Budapeşte'de okuduğum için ne kadar, ne kadar şanslıyım. İçime içime işleyecekti zaten şüphesiz ama şehir, kitabın kudretini birkaç kat artırdı. Hele ki Terör Evi Müzesi'ne gidip tam da bu kitapta anlatılan Nazi işgali ve ardından gelen Sovyet dönemlerine dair epeyce bilgi edinince tüm taşlar yerine oturdu resmen.
Magda Szabo hakikaten müthiş bir yazar, kendisini yeterince övmediğimizi düşünüyorum açıkçası. Okuduğum üçüncü kitabı oldu bu ve yine öyle bir nüfuz etti ki bana; anlatması zor. Katalin Sokağı adlı bir sokakta (hayalî bir sokak kendisi, zira baktım, gerçek olsa ziyaret edecektim) yaşayan 3 ailenin 1934'ten 68'e uzanan öyküsünü okuyoruz kitapta. Bahsettiğim toplumsal süreçler ailelerin hayatını baştan aşağı değiştiriyor.
Szabo'nun yazma biçiminde çok acayip bir şeyler var. İncelikli mi onu tanımlayan sözcük? Belki, ama sadece o da değil. Çünkü kendisi kimi zaman da bir o kadar kaba, brutal, acımasız. Belki şöyle mi demeli - insanın en kaba, en karanlık hislerini eşsiz bir incelik ve iç görüyle aktarıyor insana. Ve her cümleye sinmiş de bir hüzün. Bu hüznü sadece kitaplarının arka planına yerleştirdiği yıkıcı toplumsal hadiselerle de açıklayamıyorum üstelik, bizzat hayata içkin bir hüzün bu; insan olmaya, insan olmanın karanlığına, sarsıcılığına, çelişkilerine dair bir hüzün. Bu kitapta da tüm karakterlerinin öyküsüne eşlik eden bir hüzün var.
Kitabın "Mekânlar" ve "Anlar & Epizodlar" başlıklı giriş bölümlerinde kafanız karışabilir, durmayın, devam edin. Hikâye bitince her şey yerli yerine oturacak, hem de ne oturmak. Nasıl güzeldin Katalin Sokağı ya. İyi ki okudum.
"Gençliğin artık geride kalmasının, onlardan bir şeyler götürdüğü için değil, tam tersine onlara yeni bir şeyler getirdiği için kaygı verici olduğunu henüz bilmiyorlardı. O yeni olan şey, bilgelik, neşe ya da sağduyu değil, bütünlük kavramının dağılmış olmasıydı."