"Tanrı aşkı çeşit çeşit yarattı; aşkın devam ettiğini veya sona erdiğini gördü.”
Bu sene Nobel Edebiyat Ödülü'nü kucaklayan Jon Fosse'nin iki eserini okuyup kendisine karşı çok da büyük bir aşk geliştiremeyince (sevmedim denemez, sevdim ama özel bir bağ kuramadım bir şekilde), Norveç'in asıl büyük ismi, bir diğer Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Knut Hamsun'a bir uğrayayım dedim ve kaç zamandır kütüphanemde bekleyen Hamsunlardan birini elime aldım, Knut dedemle (kendisi tam 93 sene yaşamış, gerçekten dedem!) bir tanışayım artık dedim.
Ve ne iyi ettim! Yüzyıl başı edebiyatıyla kimyam her zaman tutmayabiliyor, bazen pek soyut geliyor anlatımları ve buhranları, o her duyguyu büyük büyük yaşama hallerine adapte olmakta güçlük çekebiliyorum, dolayısıyla kaygılarım vardı ama gördüm ki yersizmiş, Hamsun sahiden zamansız bir yazarmış.
Açıkçası anlattığı hikâyeye çok ikna olamadıysam da (sahiden, yüzyıl başı edebiyatında insanlar ama özellikle kadınlar niye hep pek acayip ve anlamsız davranıyor ya?), dilini ve anlatma biçimini çok sevdim. Aslında hikâye epey klişe; fakir oğlan zengin kıza aşık oluyor, zengin kız da onu seviyor ama kavuşamıyorlar çünkü işte sınıf, kan, para mevzuları. Dediğim gibi öykü çok ikna edici değil belki ama bu ikisinin çocukluklarından başlayan arkadaşlığını, baş kahramanımız Johannes'in Victoria'ya hislerini anlatırken seçtiği kelimelerin zarafetini, öykünün her yerine sinmiş naifliği çok sevdim.
Bu arada ben klasikleşmiş Behçet Necatigil çevirisinden okudum ancak kitabın yakın zamanda Dilek Başak çevirisiyle Can Yayınları'ndan çıkmış bir versiyonu olduğunu da belirteyim, o metne de ayrıca bakacağım, aradan onlarca yıl geçtikten sonra yapılan o çevirinin lezzeti de farklıdır muhakkak.
Ben daha Knut Hamsun okurum valla. Büyük eseri Açlık'a varana dek devam.
Şu cümlelerle bitireyim o halde:
"Aşk bir insanı yere yıkabilir, onu tekrar ayağa kaldırabilir, onu yeniden rezil edebilirdi. Bugün bakarsın beni sevmiş, yarın seni, öbür gün onu! Böyle kararsızdı aşk. Koparılması imkansız bir mühür mumu gibi dayanıklı da olurdu, ölüm saatine kadar tıpkı sönmez bir nur gibi parlardı da; ölümsüzdü bu kadar."