"Tarih hakikatin anası olabilir ama gayri meşru çocuklar da doğurabilir."
Alberto Manguel'le yolculuğum sürüyor. Öyle bir yolculuk ki onunla yol aldıkça kendi okurluk yolculuğumun bana verdiği bazı unutulmuş hazları da yeniden keşfediyor ve yüceltiyorum gibi hissediyorum. Manguel çocukluğunu, edebiyatın onda yarattığı ilk heyecanları, ilk kütüphanesini (ve tabii sonrakileri) anlatıyor, ben kimi çok benzer, kimi bambaşka kendi anılarıma dönüyorum. Gülümsüyorum, şaşırıyorum, bir sürü şey öğreniyorum, bayılıyorum keyiften!
Bu kitapları okumayı bunca ertelemiş olmamda bir hikmet varmış meğerse. Manguel'in uçsuz bucaksız birikiminin, okuduğu binlerce kitabın küçük de olsa bir kısmıyla haşır neşir olmuş olarak okumaktan büyük haz alıyorum; bildiğimin en az beş katını da öğreniyorum okurken. Manguel okumanın ve okurluğun biçimlerine, siyasetle edebiyatın diyalektik ilişkisine, kitapların kendimizi keşfetme seyahatimizdeki ihtişamlı rehberliğine, yazılı metnin geçmişine, bugününe ve geleceğine dair akıl yürütüyor, hiçbir denemesi başladığı yerde bitmiyor, katman katman açılıyor.
Dili her zamanki gibi pek leziz, kimi denemeleri görece zor olsa da pek çoğu hikâye gibi akıp gidiyor çünkü Manguel anlatısının odağına her zaman insanı ve insanî deneyimleri alıyor, teorik bir çerçeve çizerken bile o odaktan kopmuyor. Ben işte edebiyata dair bu tür denemeler okumaya bayılıyorum, edebiyata teknik bir mesele gibi bakmayan, yapısökümcü bir yaklaşımla sanki onu hislerden azade "analiz" etmek mümkünmüş yanılsamasına düşmeyen, kitaplara neredeyse sevgiyle yaklaşan bir inceleme biçimi onunki. O kadar benlik ki, bazen hissettiğim "bazı yazarlara teşekkür etme ihtiyacımın" tam olarak hangi itkiden kaynaklandığını anlıyorum Manguel'i okudukça.
Son bir alıntıyla bitireyim. Manguel'in okurluğunu da, yazarlığını da, biz okurların okurluğunu okşayış biçimini de çok seviyorum. İyi ki yazıyor.
"Gayet iyi bildiğimiz gibi edebiyat çözüm önermez ama ortaya iyi açmazlar atar."