Eylül Görmüş
Kitapkurdu
Epepe
Agota Kristof ve Magda Szabo deneyimlerimin ardından "şu Macar edebiyatına biraz dalayım ya ben" demem üzerine yolumun kesiştiği Ferenc Karinthy kitabı Epepe çok... klostrofobik - ve bence bu iyi bir şey. Bir kongreye katılmak üzere uçağa binen Budai isimli bir dilbilimcinin bir şekilde kendisini dilini, yazısını asla çözemediği ve bildiği dilleri konuşan hiç kimsenin olmadığı bambaşka bir ülkede bulmasıyla başlıyor anlatı. Sonra da Budai'nin bu tuhaf memleketten kurtulmaya çalışmasının öyküsünü okuyoruz. Her şeye Kafkaesk denmesine sinir oluyorum ama yarattığı sıkışma, anlamlandıramama, dışına çıkamama hissi itibariyle tam bir Kafkaesk anlatı bu. Tam burada Milan Kundera'nın Roman Sanatı kitabında Kafkaesk kavramına dair yazdıklarını hatırlamak iyi olur sanki. Epey uzun bir bölüm bu ama şu üç unsuru bu bağlamda hatırlayabiliriz. Şöyle diyordu Kundera: "1. Kahraman, kurtulmayı başaramayacağı ve anlayamayacağı, labirente benzeyen bir dünyanın ortasındadır. 2. Kafka'da mantık tersinedir. Cezalandırılan kişi neden cezalandırıldığını bilmez. Cezanın saçmalığı o kadar tahammül edilmezdir ki, suçlanan kişi huzura kavuşmak için, kendini çektiği çileyi hak ettiğine inandırmak ister. Ceza suçunu arar. 3. Komik, Kafkaesk'in özünün ayrılmaz bir parçasıdır ancak hikâyesinin komik olduğunu bilmek, kahraman için pek küçük bir avuntudur. Kafkaesk bizi içerilere götürür, bir şakanın derinliklerine, 'komiğin korkunçluğuna' götürür." Bu kitap tam da bu işte ve tam da bu sebeple ziyadesiyle Kafkaesk. Dilini çözemediği, kültürünü, geleneklerini asla anlayamadığı bir ülkede kaybolan bir dilbilimcinin yavaş yavaş kimliğini de yitirmesini anlatıyor Karinthy ve dil ile kimlik arasındaki ilişkiye dair daha derinlikli düşünmeye davet ediyor okuru. Ben çok sevdim ama zor bir kitap olduğunu düşünüyorum. Fakat Kafka seviyorsanız hiç düşünmeden girişiniz derim. Şu nefis soruyla bitireyim: "Bir seferinde trenlerden birinde aniden bir gürültü koptuğunda Budai herkesin yalnızca anlamsızca bağırıştığını, gırtlağını yırttığını, kimsenin kimseyi dinlemediğini fark etti. Düşündü: Ya onlar da birbirlerini anlamıyorsa? Ya insan sayısı kadar dil varsa?" Ya varsa sahiden?