Allahım, ne kitap. Taze Nobelli László Krasznahorkai’nin edebiyatını anlatmak, tanımlamak, kategorize etmek öyle zor ki; ne zaman bir kitabıyla ilgili bir şey yazacak olsam uzun uzun ekrana bakarken buluyorum kendimi. Tüm kitaplarından sonra bana kalanın yoğun, çok yoğun bir his olduğunu fark ediyorum: hem yoğun hem kaygan, o nedenle tarifi çok güç.
Bence bu kitabının konusunun çok da bir önemi yok ama adettendir: Macaristan’da bir küçük kasabada arşivcilik yapan Korin adlı bir adam, bir ailenin evraklarının arasında eski bir elyazması keşfediyor. El yazması efsunlu gibi, öyle güzel yazılmış, öyle ele geçirici bir metin ki, Korin’in tüm hayatını değiştiriyor bu kelimeler. Savaştan kaçmak isterken başka savaşlara yakalanan dört arkadaşın efsanevi ve insanlık tarihinin farklı dönemlerinde geçen, zamandan zamana atlayan hikâyesini anlatan bu elyazmasını çalıyor ve onun yok olmasını önlemek için için internete geçirmeye, bunu da tam adlandıramadığı bir sebep ve bir sezgiyle New York’ta yapmaya karar veriyor, her şeyini satıp savurup New York’a gidiyor. Bir yandan Korin’in macerasını okurken bir yandan da o el yazmasında yazanları öğreniyor.
Krasznahorkai’nin Saramagovari dilini ne çok sevdiğimi iyice anladım bu metinle beraber. Bitimsiz cümleler, sürüsüne bereket virgüller... Bu kitapta bir de enteresan bir şey yapıyor yazar: anlatıcımız Korin olayları bize değil başka kişilere anlatıyor; evsiz çocuklara, göçmen bir kadına yahut bir restoranda tanıştığı bir adama. Yani bir anlamda anlatının anlatısını okuyoruz bize, Krasznahorkai’nin bu oyuncaklı ve özgün “güvenilmez anlatıcı” yorumu metne başka bir boyut ve lezzet katıyor.
Girit’ten Venedik’e, New York’tan Zürih’e uzanan, medeniyetimizin bir “Savaş ve Barış” değil “Savaş ve Savaş” tarihinden ibaret olduğunu, kolektif ve bireysel barbarlığın kuşatmasının yüzlerce yıldır hiç azalmadığını, esasen hepimizin fena halde lanetlenmiş olduğumuzu müthiş destansı biçimde anlatan bir büyük kitap bu. Şeytan Tangosu’na göre mesela çok daha kolay okunan bir kitap ama herkesin seveceği bir metin olmadığını da söyleyeyim, insan ancak kelimelere kendini teslim edince tadına varabiliyor.