Balthazar da bitti. İnsan bazı kitapları olayları merak ederek soluk soluğa okur, bazılarında sözcükler öyle güzel, öyle lezzetlidir ki ağır ağır, durup düşünerek ilerlemek ister hani. Bir de hayatta her ikisini de becerebilen az sayıda kitap vardır, görünen o ki İskenderiye Dörtlüsü de o kategoriden. Bir yandan gözüm meraktan ve heyecandan yan sayfaya kayıyor, bir yandan içinde olduğum sayfanın sihrinden kopmak istemiyorum. Ne diyeyim ki sana Durrell, olacak iş değil bu yaptığın. Balthazar, Justine’e göre temposu daha yüksek bir kitap ancak lezzeti yine çok yerinde. Bu ikinci kitapta, ilk kitapta okuduğumuz olayları okuyoruz, başkasının gözünden, onun bildikleriyle ve bambaşka bir gerçekliğe varıyoruz. “Yalnızca düşünmek istediğimiz sayıda gerçeklik vardır” diyor karakterlerden biri; öyle. Doğru nedir / gerçeklik hangisidir / gerçek dediğimiz şey ne kadar özneldir? Bu soruları size teslim edip gidiyor Durrell. “Belki üzeri silinip yeniden yazılan ortaçağ parşömeni gibi, birbiri üzerine yığılmış, biri ötekini bozan ya da tamamlayan değişik doğrular…” Bellek, aşk, şehir… Bu kitabın muazzam örüntüleri. Kendi belleğimde bana bir sürü yolculuk yaptırdı Balthazar ve vardığım yere baktığımda Durrell’in “insanoğlunun belleği mutsuzlukla aynı yaştadır” derken ne kadar haklı olduğunu gördüm. Şimdi üçüncü kitap Mountolive ile yola devam.