Eylül Görmüş
Kitapkurdu
Barbarları Beklerken
Bayıldım bu kitaba. Hayalî bir ülkede bir sınır kasabasında bir sulh hakiminin gözünden, saldıracağı söylenen “barbarlara” karşı başkentten gönderilen ordunun gelişi ve ardından gelişen olayları okuyoruz. Ne çok, ne çok, ne çok şey sığdırmış küçücük kitaba Coetzee. Hep yaptığı gibi insan ruhunun en ahlaksız, en karanlık yerlerine giriyor, hepimizin içinde bulunan “kötü”yle uğraşmaya devam ediyor, anlatıcının şu cümlesi tüm bunların özeti gibi: “içimizdeki potansiyel suçu kendimize karşı işlemeliyiz, başkalarına karşı değil.” Güçlü imparatorluğun “güçlü” kalmak için düşman icat etmeye duyduğu sonsuz ihtiyaç meselesi itibariyle biraz Llosa’nın “Dünya Sonu Savaşı”nı, kurduğu “biz ve ötekiler” ikiliği ve zenofobi meselesi itibariyle de Sanchez Pinol’ün “Soğuk Deri”sini hatırlattı ki ikisi de çok sevdiğim kitaplar. Ve bence kitabın onu okuyan herkese bıraktığı soru şu: asıl barbar kim? Kitabın adındaki “beklediğimiz barbarlar” gerçekten yabaniler mi, yoksa bizzat kitaptaki ordu mu? Varlığı şüpheli bir şiddet tehdidine karşı önleyici şiddete başvuran o ihtişamlı ordu… Cemil Meriç’in aklıma kazınmış şu cümlesiyle bitireyim çünkü bu kitap tam da bu: “şiddete son verecek şiddet, yalanların en alçakçası değilse, vehimlerin en şairanesi…”