Çok etkilendim, bayıldım. Pandeminin hemen evvelinde yazılmış olan bu kitap, başımıza gelecek felaket karşısında insanlığımızın nasıl davranacağına dair maalesef çok isabetli tespitler içeriyor. Ben siyaset bilimi mezunuyum, belki biraz da formasyonumdan mütevellit dünyamızın gidişatı, uygarlıklarımızın vaziyeti gibi konular zaten ilgimi çekiyor, ancak bu kitabın siyasete özellikle merakı olmayanlara da tat vereceğini düşünüyorum. Olağanüstü berrak bir dille yazılmış (ve çok iyi çevrilmiş, Ali Berktay’ın eline sağlık); herhangi birinin, ya da bir akademisyenin yahut bir gazetecinin değil de, dünyayı gözlemlemekten bıkmayan bir edebiyatçının kaleminden çıktığını ilk cümlelerde anlıyor insan. Sanırım şöyle demek mümkün: bu kitap bir ağıt. Ölüm döşeğindeki medeniyetimize, çökmekte olan idealarımıza ve geleceğe dair duyamadığımız umuda yakılmış çok içli ancak bir o kadar da derinlikli bir ağıt. Bir kişisel not: kitabı okurken Zbigniew Preisner radyosu dinliyordum; kitabın son cümlelerini okurken evren bana Kieslowski’nin Mavi’sinin meşhur şarkısı Song for the Unification of Europe’u çalmayı uygun gördü. Ne acayip – Maalouf’un ağıdının en güçlü kısımlarından birinin Avrupa’ya yönelttiği serzeniş olduğunu hatırladım, şarkı kitabın fon müziği oluverdi, biri diğerinin içine geçti... Zannediyorum Maalouf’un kurgu dışı eserlerini ve denemelerini romanlarından daha çok seviyorum diyebilirim artık, bence bize ‑hem de büyük bir şefkatle‑ bu uyarıları yapan bu adama sahip olduğumuz için şanslıyız. Keşke bunun farkında olsak. “Farklı dillere veya dinlere sahip olan halkların birbirlerinden ayrı yaşamalarının daha iyi olacağını savunan fikirle mücadele etmekten hiç vazgeçmeyeceğim. Etnisitenin, dinin veya ırkın ulus inşa etmek için meşru temeller oluşturduklarını asla kabul etmeyeceğim.”