Eylül Görmüş
Kitapkurdu
Evlilik Portresi
İrlandalı yazar Maggie O’Farrell’in yine bir tarihî roman olan son kitabı Evlilik Portresi, yer yer çok parlak kısımlara sahip olsa da yazarın okuduğum diğer kitaplarına göre maalesef zayıf bulduğum bir metin oldu. Kitabın ismini çift anlamlı düşünebiliriz; hem mevzubahis dönemde (1550’ler İtalya’sındayız) evlilikten sonra yaptırılan portreleri işaret ediyor, hem de sahiden bir evliliğin portresini çiziyor yazar. Tıpkı Hamnet gibi gerçek bir hikâyeden yola çıkmış O’Farrell, Lucrezia de Medici’nin 16 yaşında Ferrara Dükü Alfonso ile evlenmesi ve evliliğinin henüz 1. yılı yeni dolmuşken şüpheli biçimde ölmesinin öyküsü. Yazar, okuduğum bir röportajında kitabın hem Robert Drowning’in bu hikâyeyi anlattığı ünlü “Son Düşesim” şiirinden, hem de Lucrezia’nın kalan tek portresinden ilham alarak kitabı yazmaya başladığını söylüyordu. Bu tek portre, ailesinin diğer üyelerinin portreleri gibi Floransa’daki Uffizi Galerisi’nin ihtişamlı salonlarında değil, Palazzo Pitti’de kimsenin pek ayak basmadığı bir salonda sergilenmekteymiş. Öyle ki, Maggie O’Farrell Pitti’ye portreyi görmeye gittiğinde sorduğu görevlilerin hiçbiri tablodan haberdar bile değilmiş, “burada öyle bir tablo yok” diyenler dahi olmuş. Sonuçta istemediği bir evliliğe zorlanan ve çok yüksek ihtimalle kocası tarafından öldürülen bu genç kadını tarih çoktan unutmuş gibi gözüküyor - O’Farrell da bunun için anlatmaya soyunmuş. Lucrezia hakkında çok az şey biliyoruz, ki bu da aslında tıpkı Hamnet’te Agnes için yaptığı gibi yazarın kurguyu metne bolca dahil edebilmesine imkan tanıyor. Yine masalsı ve hüzünlü bir dille yazıyor O’Farrell, dediğim gibi yer yer çok iyi yazılmış bölümler var ama bu defa Hamnet’teki kadar nüfuz edemedi bana hikâye. Malzemenin azlığından ötürü metni zenginleştirmek üzere bazen çok fazla tasvire ve detaya dalmış, bazı şeyleri fazlaca varsaymış ve konudan uzaklaşmış gibi hissettiriyor. Lucrezia’nın içten içe başına gelecekleri biliyor oluşu, endişesi, çaresizliği; en imtiyazlı kadınların bile aslında bir hapis hayatı yaşamaya mahkûm edilmiş olmaları çok iyi anlatılmış olsa da, ayrıntıların bolluğu insanı öyküden epeyce koparıyor. Kötü değil, ama iyi de değil maalesef diyorum naçizane.