Jon Fosse ile yakın zamanda "Üçleme" kitabı ile tanışmıştım malumunuz, kendisi Nobel alınca biraz daha yakınlaşalım madem dedim ve dilimize çevrilen eserleri arasında en sevilenlerden biri olan Sabahtan Akşama'yı okudum. Bir uzun öykü yahut novella diyebileceğimiz bu minik kitap, Üçleme'den daha iyi olmakla beraber bu kitabın da Fosse'a tamamen teslim olmamı sağlayamadığını belirtmem lazım.
Sabahtan akşama: yani aslında doğumdan ölüme. İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde Johannes'in doğumunu, ikinci bölümde ise ölümünü okuyoruz. Kitabın çevirisi gayet iyi, ancak insan ister istemez "Norveççe bilsem de şu kitabı orijinalinden okusam" diye düşünüyor, zira Fosse'un dili öyle melodik ki, özgün dilinden okusam bambaşka bir lezzet alacağımı seziyorum.
İlk kitabında hissettiğim Saramago benzerliğini burada daha kuvvetli hissettim; noktasız cümleler, yoğun virgül kullanımı ve diyalogların bu yöntemle aktarılması veriyor bu hissi. Ama Saramago'yu biraz da o cümlelerin içine yedirdiği, hayata dair süssüz fakat muazzam derinlikli içgörülerinden ötürü severim ben, Fosse'da şu ana dek onu bulamadım maalesef. Yine de doğum ve ölüm gibi iki çok büyük hadiseyi yalın, incelikli, dingin biçimde anlatışını sevdim, karakterlerin yaşamış olmaktan mütevellit hüznünü okura geçirmeyi iyi beceriyor.
Epey kasvetli bir konuyu yumuşacık, insanı okşaya okşaya anlatmayı becermiş Fosse ki bunun kıymetini es geçecek değilim. Yine de "çok sevdim" dememi engelleyen, adını koyamadığım bir şeyler var kendisinin eserlerinde, bir tuhaf mesafe, bir eksiklik... Belki okudukça koyarım adını diye umalım. Melankoli'yi de okuyacağım, o zaman tablo netleşir diye umuyorum.
Arz ederim.