Mountolive, şu ana dek dörtlemenin en az sevdiğim kitabı oldu ama bu sevmediğim anlamına gelmiyor; sadece diğerlerine aşırı bayıldığım için böyle diyorum. İlk iki kitaba göre daha olay odaklı bir kitap, cevapsız soruları yanıtlaması ve olay örgüsündeki boşlukları doldurması açısından çok iyiydi. Yine soluksuz okudum, ilk 2 kitapta dinlediğimiz olaylar bambaşka bir biçim aldı, bildiklerimiz şekil değiştirdi. İskenderiye Dörtlüsü’nü kaleydoskopa benzetmelerinin nedenini de bu kitapla anladım; durmadan başka bir yerden baktırıyor yazar ve bambaşka şeyler görüyoruz – ne kadar etkileyici bir iş bunu becermek. Önceki kitaplarda tadına doyamadığım tahlillerin ve insan doğasına / duygularına dair analizlerin bu kitapta görece daha az olmasından ötürü diğerlerinin bir adım gerisinde kalmış olsa da, bu da bambaşka açılardan çok kuvvetli bir kitaptı. Durrell’in bir aşk hikâyesi anlatır gibi başladığı öyküye bu romanda kattığı tarihi ve politik zenginliği de çok acayip bulduğumu belirteyim. Oryantalizme, bağımsızlık sonrası Mısır’da olmakta olanlara, güç ilişkilerine dair çok fazla şey var kitabın içinde. Ve tabii yine olağanüstü İskenderiye tasvirleri, olağanüstü. Bir şehri tüm renkleri, sesleri ve kokularıyla böyle canlandırabilmek için çok büyük bir yazar olmak gerekiyor hakikaten. Tüm düğümlerin son kitap olan Clea’da çözüleceğini bilmenin heyecanıyla yola devam ediyorum. "İnsan aşıksa, aşkın ne kadar utanmaz bir dilenci olduğunu bilir."