Norveçli yazar Dag Solstad’ı okumaya epey yanlış bir yerden (T. Singer ile) başlamış ve hiç sevememiştim, sonra herkes “öyle olmaz, önce Mahcubiyet ve Haysiyet” demişti, gecikmeli de olsa laf dinledim ve okudum Mahcubiyet ve Haysiyet’i ve evet, bu kez oldu.
Romanın başlarken pek bir şey ifade etmeyen adı, kitabı bitirince anlam kazanıyor: bu kitap bu çağın çözülmesine dair bir roman ve bu çağda yitirdiğimiz iki temel şey olan mahcubiyet ve haysiyet, varlıklarıyla değil yokluklarıyla bu romanın baş rolündeler.
Daha ilk sayfadan romanın derdinin bu olduğunu söylüyor yazar: “bu çağda ve bu koşullar altında yaşamak zorunda kalmanın verdiği ve bir türlü kurtulamadığı rahatsızlık” diyerek. Rahatsızlığı duyan kişi Elias Rukla; son derece sıradan, rutin ve sıkıcı hayatından ziyadesiyle bunalmış bir edebiyat öğretmeni. Kendisini durmadan yoklayan anlamsızlık hissi yeni değil aslında, metin ilerledikçe ve biz karakterimizin geçmişini, evliliğini, insanlarla ilişkilerini öğrendikçe anlıyoruz bunu. Yani bir orta yaş krizinden daha öte, daha yapısal bir mesele mevzubahis ve büyük ölçüde içinde yaşadığı dünyadan kaynaklanıyor bu hal.
Ben şahsen çok sayıda Elias Rukla tanıdım. Hakeza kitapta bolca bahsi geçen, eski Marksist yeni kapitalist arkadaşı Johan Corneliussen’den de bolca gösterebilirim, özellikle babamların kuşağında çok sayıda örneği var, ki zaten bu roman da bir anlamda son idealist kuşağın savruluşuna yakılmış bir ağıt kanımca. Elias Rukla’nın okulda yaşadığı bir patlamadan sonra eve dönerken düşündüklerinden müteşekkil bu minik novella, mahcubiyet ve haysiyet üzerine olduğu kadar hayal kırıklığı üzerine de çokça akıl yürütüyor ki bence içinde yaşadığımız dünyanın hakim duygularından biri de o.
Şu çok sevdiğim pasajla bitireyim: “En fenası, kimseye söyleyecek bir sözü yoktu. Sözü ancak kendineydi. Bir çağ kapanmıştı, o ise oturmuş burada kendi kendine konuşuyordu. Bir çağ kapanmıştı ve toplumsal konularla ilgili bir birey olarak Elias Rukla’yı da beraberinde götürmüştü.”
Dag Solstad’la aramızı biraz düzelttik gibi, hadi hayırlısı. Banu Gürsaler Syvertsen’in pırıl pırıl çevirisinin de bunda payı büyük şüphesiz.