Of, ne kitap; kalbimi paramparça etti, çok dokundu. Çok süssüz, çok yalın cümlelerle son derece gerçek ve bir o kadar da dramatik bir hikâye anlatıyor Szabo. Babasının ölümünün ardından İza’nın annesini yanına almasıyla beraber gelişen olayları okuyoruz kitapta. Bir yanda hayatının ortasına dalan annesiyle ne yapacağını bilemeyen İza, diğer yanda işe yaramak için çabaladıkça kızını kendisinden daha da uzaklaştıran annesi… (Özellikle içimi parçalayan bu kısımları okurken Saramago’nun şu çok sevdiğim satırları geldi aklıma: “Ben hep yalnız yaşadım ama yalnızlık yalnız yaşamak değildir, içimizdeki birine ya da bir şeye yoldaşlık edememektir. (...) Hatta öyle sanıyorum ki ilk yalnızlık işte bu; kendini lüzumlu hissetmemek.” İnsanların birbirini anlamasının imkansızlığını, kabuklarımızın altında ne kadar başka insanlar olduğumuzu, yalnızlığın nasıl kaçınılmaz olduğunu suratıma çarptı bu kitap. İçindeki herkesi sevdim, hepsine kızdım. Hepsini sezdim, herkesi işittim, hak verdim, eleştirdim. Yazarın tarafsızlığını böyle koruyabilmesi, yargılamadan tüm karakterlerini çırılçıplak soyup okurun takdirine sunabilmesi büyük maharet hakikaten. Usta işi, incelikli, hüzünlü, çok dokunaklı bir kitap İza’nın Şarkısı. Hem İza’nın, hem Etelka’nın, Antal’ın, Vince’nin, Lidia’nın, Domokos’un şarkısı aslında. İyi ki okudum.