Of! Resmen tadı damağımda kaldı bu kitabın ve epeyce de geçmeyecek gibi. Gospodinov’la Doğal Roman ile tanışmış, epey de sevmiştim ama bunu bambaşka sevdim. Doğal Roman için vaktiyle şöyle yazmıştım: “Bir tür antiroman ama bildiğimiz antiromanlardan da değil, onun alıştığımız bir biçimi oluyor, bu kitap bildiğimiz romanların hayli dışında. Gerçi kategorize etmeye çok da gerek var mı bilmiyorum, adam kendi kategorisini yaratmış, adını da koymuş işte: doğal roman!” Bu kitap da yine kategorize edilmesi zor bir metin (labirent-roman denmiş arka kapakta, çok mantıklı) ama o kadar, o kadar lezzetli ki, her sayfayı kıvıra kıvıra haşat ettim resmen kitabı.
Romanın anlatıcısı (kim o? çok sayıda otobiyografik unsur taşıdığı için Gospodinov’un kendisi sanki büyük ölçüde) başkalarının zihinlerine girip onların anılarını bizzat yaşayabilen bir adam, ki zaten romancı dediğin tam da bunu yapabilmeli, değil mi? (Kitabın epigraflarından birinin Hemingway’in “Paris Bir Şenliktir”inin şahane cümlesi “Okur tercih ederse, bu kitabı kurmaca olarak kabul edebilir” olması da bu açıdan şaşırtıcı değil şüphesiz.)
Roman bu zihin seyahatleriyle başlıyor, en başta da kimlerin geçmişlerini ziyaret edeceğini onların ağzından birer cümleyle özetliyor bize yazar ve girdiği zihinler aracılığıyla ailesinin ve ülkesinin geçmişini aktarıyor. Dedesinin savaş dönemi deneyimlerini, babasının çocukluğunu ve tabii kendi çocukluğunu; anılar ve anlatılar iç içe giriyor, dönemler ve zamanlar kimi zaman birleşip kimi zaman ayrışıyor. Fakat anlatıcımız zaman içinde bu yetisini yitiriyor ve bunun üzerine öyküler toplamaya hatta kimi zaman onları satın almaya başlıyor. (Yazarın buraları kurgularken Borges’in meşhur öyküsü Shakespeare’in Belleği’ni düşündüğüne eminim ama ispatlayamam tabii.)
Çok, çok, çok sevdim. Konvansiyonel anlatıları tercih eden okurlar için tuhaf bir metin olabilir ama ben (ki pek de postmodern düşkünü olmamama rağmen) büyük haz alarak okudum. Minotor’un labirentinden bir labirent-roman devşirebilmiş bu büyük adama selam olsun diyerek bitireyim. (Ve Hasine Şen Karadeniz’e kusursuz çevirisi için teşekkür ederek.)