Of. Erkek ergenliğini Mişima kadar cesur ve iyi yazan kimse var mı bilmiyorum, sanki yok ve olmayacak. Bu güzelim kitabı sadece erkek ergenliğine indirgeyemeyiz elbette ama beni en çok vuran kısmı bu olduğundan öyle başlamış bulundum, halbuki bin tane katmanı var metnin ve hepsi birbirinden leziz.
Eşini beş sene önce kaybetmiş bir kadın; Fusako, yıllar sonra bir adama, denizci Ryuji’ye aşık oluyor. Ryuji’nin denizciliği denize aşık olmasından değil, karadan nefret etmesinden geliyor ki kitap boyunca bu ikisi arasındaki farkı, bu seçimin ardındaki itkileri bolca irdeliyor ve bunun aslında nasıl bir yanılsama olduğunu mükemmelen aktarıyor yazar. Fusako’nun bir de on üç yaşında bir oğlu var; Noboru. Zaten hikâye; hayata dair perspektifini oluşturma aşamasında olan Noboru’nun Ryuji’yle ilişkisinde düğümleniyor.
Başta da söylediğim gibi, bence kitabın en güçlü kısmı Noboru’nun psikolojisine dair okura sunduğu içgörü. Okuduğum neredeyse tüm Mişima kitaplarında hep aklıma kazınan, sanki bir anda bir soğuk rüzgar çıkmış gibi ürpermeme sebebiyet veren çok tekinsiz erkek çocukları oluyor. Yazarın hayat öyküsünü bilen ve Bir Maskenin İtirafları’nı okuyan kimsenin şaşırmayacağı bir durum bu elbette. Savaş sonrasının anlamsızlığı ve aşağılanmışlığında kendine bir kimlik bulmaya çalışan, Doğu-Batı savrulmasını sadece ülkesinde değil evinde dahi hisseden, kendisini çürütmekte olduğuna inandığı dünyayı yalnızca kanla kurtarabileceğine ikna eden bir erkek çocuğunun zihninin içine giriyoruz - gittiğimiz yer ziyadesiyle tehlikeli bir yer, satırlar arasında gezindikçe anlıyoruz. Bu kimlik ve erkeklik krizi anlatısını, Oidipus kompleksinin en unutulmaz örneklemlerinden birine dönüştürüyor Mişima. Kurnazlıktan değil de asıl saflığın içinden doğan kötülüğün nasıl bir cehennem olabileceği üzerine bana kocaman bir zihin egzersizi bıraktı metin.
Söylenecek çok şey var yahut hiçbir şey yok, anlatmak değil de okumak lazım bu kitabı. Zaten ne desem sizi o unutulmaz finale hazırlayamam. Okuyup kendiniz deneyimleyiniz.