Eylül Görmüş
Kitapkurdu
Tatar Çölü
Tarafıma yüzlerce kez önerilen Tatar Çölü’nü okumamış olma utancından sonunda kurtuldum, şükürler olsun. Ayrıca sonunda bir Dino Buzzati kitabı da okumuş oldum böylece, bunca zamandır çok kereler niyet edip bir türlü tanışamadığım bir yazardı kendisi. Sahiden - ne kitap. Ne kadar atmosferik her şeyden önce. Okurken insanı içine alıp üzerine kapanan kitaplar oluyor ya, işte tam olarak onlardan biri Tatar Çölü; Bastiani Kalesi’nin kapıları üzerinize kapanıyor ve kalenin içinde kalakalıyorsunuz. Ve fakat tıpkı baş karakterimiz Giovanni Drogo gibi, o kalede olmak bir tür tekinsizlik hissiyle beraber tuhaf bir konfor da yaratıyor. Kitaptan (ve dolayısıyla kaleden) çıkmak istemiyor insan, orada bulunmanızın bir amacı olduğuna, o uçsuz bucaksız çölden Tatarların bir gün mutlaka geleceğine inandırıyor yazar sizi, tuhaf, hayata bağlarken aynı anda tüketen o umut duygusuna ortak etmeyi müthiş şekilde başarıyor. Giovanni Drogo’nun ilk görev yeri olarak atandığı Tatar Çölü’ndeki Bastiani Kales bir alegori şüphesiz, zira kale hayatın ta kendisi. Hayat da zaten beklerken, umut ederken, rutinin güvenceli kollarına kendimizi bırakırken; anlamın, anlamlı olanın gelip bizi bulabileceği inancıyla dururken içinden çıkamadığımız o şey değil mi? Sanki sürekli aktif bir eylemmiş gibi düşündüğümüz beklemenin pasif olanına dair epeyce düşündüren bir kitap bu. Beklemek aslında yaşamanın temel bir parçası ve aslında pasif olarak sürekli, durmaksızın bir şeyleri bekliyoruz, yaşamak sıklıkla koca bir bekleme hali ve işte günün birinde Drogo gibi kendi gençliğimize benzeyen biriyle karşılaşınca beklerken yaşlandığımızın farkına varıyoruz. İnsanın anlam arayışına, yalnızlığın dinamiklerine, yaşlanmaya, zamanla kurduğumuz ilişkinin ve beklemenin tuzaklarına, umuda dair nefis bir metin Tatar Çölü. Ve son olarak: böyle ilk roman mı olur Allah aşkına ya? İnsanın ilk yazdığı şey nasıl bu olabilir? Gücünü yalınlığından alan böyle bir dili oturtmak için insanın pişmesi, olması gerekmez mi? Vallahi çok etkilendim.