Vay anasını, vay anasını. En baştan söyleyeyim: hayatta en sevdiğim kitapların arasına ihtişamlı bir girişle dalıverdin Justine, hoş geldin. Ne diyeceğimi pek de bilemiyorum – biraz çarpılmış gibiyim. Bu bir kitap değil, bir şarkı resmen: Uzun zamandır okuduğum en müzikli şey. Dantel gibi işlenmiş, satırlarından melankolik bir şiirsellik akan, tariflemesi çok zor bir eser. Her kelimesini, her cümlesini aklıma kazımak istiyorum. Bir kent (Durrell’in sözcükleriyle; “İskenderiye – Belleğin Başkenti”) ancak bu kadar atmosferik tasvir edilebilirdi, gerçek olan nerede bitiyor, edebiyat nerede başlıyor, ayırması öyle güç, öyle güzel. Justine kolay bir kitap sayılmaz, zira yazar zamanda atlıyor, gidiyor geliyor. Sanırım bu kitabı en iyi, kitapta geçen bir başka kitap için yazarın bir karaktere söylettiği şu cümleler tarif edebilir: “Anlatının ileriye doğru olan hızı zamansal geriye gönderimlerle frenlenir, böylece a noktasından b noktasına doğru ilerleyen değil, bütünü kavramak amacıyla zamanın dışında, zamana yukarıdan bakan ve kendi ekseni çevresinde ağır ağır dönen bir kitap izlenimi yaratılır. Her şey bizi ilerideki şeylere götürmez; bazıları da geriye, geçmiş şeylere götürür.” Aslında söylemek istediğim çok fazla şey var ama kendimi dörtlünün ikinci kitabı olan Balthazar’ın kollarına bırakmak istiyorum izninizle. Şununla bitireyim: “İnsan aşık olduğu kişinin aşık olmayı seçtiği kişiye de aşık olur.”