Eylül Görmüş
Kitapkurdu
İncirlik Yazı
Taçlı Yazıcıoğlu’nun İncirlik Yazı romanı ne zamandır kütüphanemde bekliyordu, bu sıra ağzımız burnumuz savaş nedeniyle İncirlik olduğundan kütüphanemde görünce elim gidiverdi, ne iyi oldu. İncirlik Yazı, 1995’te başlayıp 1966’ya uğrayan ve sonra 1983 yazına yerleşip orada hikayesini anlatan bir roman. Baştaki bu iki zaman yolculuğunun sebebini ve bağlamını kitabı okudukça anlıyoruz ancak ana hikayemiz 1983 yazının üç haftasında geçiyor. Anlatıcımız Belgi küçük bir kız çocuğu. Bir çocuğun ağzından yazmak malumunuz pek zordur, Taçlı Yazıcıoğlu çok iyi kotarmış bu işi. Belgi’nin dozunda ukalalığı, anladıkları ve anlayamadıkları arasındaki denge, tatlı merakı ve çok tanıdık hayal kırıklıklarını çok iyi aksettiriyor. Belgi; ergenliğin zirvesinde olan ve ilk aşkın büyüsüne kapılmış ablası Alin, İngilizce öğretmeni annesi ve İncirlik Üssü’nde çalışan babası ile yaşayan, sıradan bir kız çocuğu esasen. Ancak karşı dairelerine yine üste çalışan bir Amerikalı’nın taşınmasıyla beraber hem Belgi’nin dünyası genişliyor hem de ailenin hikayesi bambaşka bir eksene geçiyor. Kitabın başında işleneceğini öğrendiğimiz cinayetin de vuku bulmasıyla beraber hikaye neredeyse bir polisiyeye evriliyor. Merak ve heyecanla okudum ancak kitapta asıl sevdiğim şey detaylar oldu. Sesler, kokular, eşyalar, imgeler ve hatta zaman zaman markalar üzerinden bir dönemi haritalandırıyor Taçlı Yazıcıoğlu. İncirlik Üssü’nü hep orada bir yerde duran teknik bir mesele olarak düşünmüştüm ben ve kent sosyolojisini nasıl değiştirmiş olabileceğine dair hiç akıl yürütmemiştim, bu kitap sayesinde işin bu boyutunu fark ettim ve bu gözle okuyunca metin çok daha ilginç bir hal aldı. Özellikle bu dönüşümü dünyaya aç bir küçük kızın gözünden dinlemek çok daha sarih şekilde anlamamı sağladı ve kitabın anlattığı büyüme hikayesinin dışında bir de böyle bir katmanı olmasını çok sevdim. Çok güzel, yumuşacık ve belirttiğim sebeplerle çok da ufuk açıcı bir roman İncirlik Yazı. Ben çok sevdim.