Puslu Kıtalar Atlası benim için tam olarak böyle bir kitap oldu. Daha ilk sayfalardan itibaren gerçek ile düş arasındaki sınırın silindiği, her köşesinde başka bir sır saklayan bambaşka bir dünyanın içine giriyorsunuz. Uzun İhsan Efendi’nin düşleriyle başlayan hikâye, oğlunun eline geçen kitapla birlikte öyle bir hâl alıyor ki, bir noktadan sonra okuduğunuz şeyin mi hayatı yazdığı, yoksa hayatın mı kitabı yazdığı konusunda şüpheye düşüyorsunuz. Atmosferi, dili, karakterleri ve hayal gücüyle sıradan bir macera romanından çok daha fazlası. Tarihin, felsefenin, düşlerin ve maceranın birbirine karıştığı, üzerinde düşündükçe yeni kapılar açan bir eser. “Dünya bir düştür.” Belki de kitabı bitirdiğinizde asıl soru şu oluyor: Ya bizim gerçek sandığımız şey de bir düşse? Puslu Kıtalar Atlası, merak eden, sorgulayan ve farklı dünyaların kapısını aralamayı seven herkesin mutlaka okuması gereken bir roman.