Kitapta en sevdiğim şey atmosfer oldu. Harap mâlikane, sıcak yaz günleri, eski odalar, gözetleme deliği, kilise ve göl… Mekânların tamamında insanın içine işleyen kasvetli bir hava var. Sanki güzel görünen her şeyin altında çürümüş, karanlık bir şey saklanıyor. Kitabın adı olan Acı Portakal da bana tam olarak bu duyguyu verdi; dışarıdan çekici ama tadına vardığınızda buruk ve rahatsız edici. Frances ise kolay kolay unutulabilecek bir karakter değil. Bir yandan yalnızlığına üzülürken diğer yandan yaptıkları karşısında ondan uzaklaşmak istedim. Sevilme, kabul edilme ve bir yere ait olma isteğinin insanı ne kadar yanlış yerlere sürükleyebileceğini onun üzerinden çok güzel anlatmış yazar. Roman hızlı ilerleyen, sürekli olay yaşanan bir gerilim değil. Daha çok karakterlerin zihnine giren, yalanların arasından gerçeği bulmaya çalıştıran ve huzursuzluğunu yavaş yavaş büyüten psikolojik bir hikâye.