nihat058
Röportajlarıyla tanıdığımız Nuriye Akman, sorgulayıcı üslubunu bu kez edebiyata taşıyor. Mekân, Güneydoğu Anadolu’da kayıp bir köy. Kahramanlar, Sırrı, babalığı Gaffar, analığı Tâbende ve Amerikalı Jonathan. Ağaçlara, rüzgâra, böceklere sevdalı Sırrı, köydekilerin anlayabileceği düzgün tek bir cümle kuramıyor, ama yüreği dünyanın bütün dillerinden sözcüklerle dolu. Köyün gassali Gaffar, Sırrı’ya ölüm hikâyeleri anlatıyor ve asla birleşemediği sevdalısı Tâbende’yle onun üzerinden konuşuyor. Sırrı, köyün ebesi analığı Tâbende’den de doğum hikâyeleri dinliyor. Bu gizemli üçlüye, yeryüzündeki ölmüş dilleri bile bilen bir dilbilimci katılıyor. Akman, röportajlarında gösterdiği cesareti kendini sorgularken de gösteriyor. Kendisi üzerinden insanoğlunun derinlerine dalıyor ve bu arayıştan eli boş dönmüyor.Öyle bir hikaye çıkarıyor ki dipten, karanlığında kalmış, labirentlerinde takılmış, derinliğinde boğulmuş “insandaşlarına” kendi tıkanıklıklarını açma umudu veriyor.