Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900
E-Dergi
Serap.Bahar Tarafından Yapılan Yorumlar
Başlarda kitabın dağınıklığı yüzünden içine girmekte zorlandığımı itiraf etmeliyim. Gel gelelim bir noktadan sonra öyle acıtmaya başladı ki kitap, sayfalar uçarcasına aktı. Giden sevgilinin ardından kaleme alınmış günlük sayfalarını okuyoruz kitabın çoğunluğunda. Hisler tanıdık olunca benzer yara yerlerini acıtıyor ve kitap benimseniyor ister istemez. Kitabın çok keyifli bir başka tarafı da baş karakterin bir kadın olması. Yani Kürşat Başar, bir kadının hissettiklerini, bir kadının ağzından yazıyor. Saygı duyulası, karşı cinsin hissiyatını böyle yaşayabilmek. Çok sık yapmam bunu ama beni çok çarpan bir cümlesini eklemeyi istedim. Kitabın 89. sayfasında diyor ki "keşke her anın fotoğrafını çekebilseydik, böylece bir hayatı sonsuza dek yaşatabilirdik belki." Nasıl? Sizde de fotoğrafını çekmek istediğiniz anlarınızı hatırlattı mı?
Gülten Akın deyince belki birçok kişinin zihninde bir fotoğraf canlanmaz, kitabını okuyana kadar bende de canlanmıyordu açıkçası, gel gelelim iki dizesi var ki, öyle derin, öyle keşke ben söylemiş olsaydım dedirten, mutlaka duymuşsunuzdur. "Ah, kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya" bu iki dize. Her gördüğümde hala beni çarpıyor. Kitapta okurken de çarptı. Bu iki dizenin dışında favorilerim ise Aşk ve Sıla ile Seni Sevdim şiirleri. Aşk ve Sıla içimdeki küçük kız çocuğunu dürttü. Seni Sevdim ise müthiş bir hiciv örneği. Yazıldığı tarihi bilmemekle birlikte, ülkede eleştirilmesi gereken birçok şeyi şiir üzerinden nefis dürtmüş. Şiir yani, ne kadar hicvedebilirsin ki on satırla? Öyle değil işte. Doğru kelimeler doğru şekilde bir araya gelince kilitleyiveriyor insanı.
Memed'in özlediklerini yeniden görebilmek için Çukurova'ya dönüşüyle başlıyor kitap. Çukurova'nın köylerinde değişen şeyler olsa da değişmeyen tek şey feodal sistemin köylünün üzerinde kurduğu o baskıymış aslında. Bir ağa ölmüş olsa da yerine yeni bir ağanın gelmesiyle köylü yine ürettiğinin tamamına hakim olamıyor, sistem gereğince de yine kazanan suyun ağzındakiler yani ağalar oluyor. Cumhuriyetin ilk yıllarına Adana civarından bir bakış atıyoruz. Meclis kurulmuş, Mustafa Kemal Paşa Cumhuriyeti ilan etmiş, artık valiler falan çıkıyor kitap sahnesine. İlk kitaptaki gibi yine betimlemelerden, çevre tasvirlerinden başınız dönüyor okurken. O doğanın içinde buluveriyorsunuz kendinizi öyle ayrıntılardan bahsediliyor ki...
Kitapta dokuz bölüm mevcut. Bu dokuz bölümde işlenen farklı konularla Hoca, bir insanın kendisini nasıl inşa edeceğini, sonra da hem kendisinin hem de toplumun nasıl idame-i hayat gerçekleştirebileceğini yani hayatı nasıl devam ettirebileceğini ifade ediyor. Dokuz bölüm içerisinde benim için en kıymetlisi yedinci bölümde geçen etrafa bakma sanatıydı. Yalnızca bakmanın değil görmenin kıymetinden bahsediyordu ve sanırım etrafa nasıl boş baktığımı düşündükçe kendime kızmama sebep oldu. Çarpık kentleşmeye verdiği örnekler ve restorasyon adına mahvedilen tarihi mekanları anlattığı kısımlarda ise hem sinirlendim hem üzüldüm bu aymazlığa. Hoca'nın anlattıkları kadar Bilgici'nin sorduğu soruları okumak da epey keyifliydi. Yaptığı alıntılar ve söyleşiyi yönlendirme tarzı hem gazeteciliğinin hem de eğitimini aldığı siyaset biliminin hakkını verir şekildeydi.
İçerisinde muhtelif akademisyenlerin kaleme aldığı 8 farklı konuda 8 farklı makale mevcut. Kitabın alt başlığı, "Osmanlı Sosyal ve Kültürel Yaşamından İzler 1908-1918" şeklinde belirlenmiş. İkinci Meşrutiyetin ilan edildiği dönemden imparatorluğun yıkıldığı döneme kadar geçen süreçte ülkede gerçekleştirilen ıslahatların kadınlara yansımalarından bahsediliyor makalelerde. Kimisinde çalışma alanındaki değişimlerden, kiminde ev hayatından, kiminde ise sanat alanındaki etkilenmelerinden bahsediliyor. Dönemin şartlarını düşününce epey enteresan anekdotlar var kitapta. Hem çok açık görüşlü olarak değerlendirilebilecek bilgiler var hem de o kadınlar üzerindeki yoğun baskının görülebileceği bilgiler var. Üstüne üstlük günümüzde halen değişmediğini görebileceğimiz detaylar da mevcut.