Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900
E-Dergi
Serap.Bahar Tarafından Yapılan Yorumlar
Kitabı ilk elime aldığımda arkasında şöyle bir not görmüştüm: "Zweig, hayatının son dönemlerinde başladığı, taslağı 1981'de gün ışığına çıkarılan ve yayıncısı tarafından tamamlanan Clarissa'da 1902 yılından...." diye devam ediyordu. Yani bu kitabı yazmaya başlıyor fakat daha sonra bilenler bilir, eşiyle intihar ediyorlar ve dolayısıyla kitabı bitiremiyor. Muhtemeldir ki hayatının son dönemlerine denk gelmiş kitap. Öyle kasvetli, öyle ruh halini yansıtıyor ki... Kitapta Avusturyalı (ittifak) Clarissa'nın Birinci Dünya Savaşının patlak verdiği günlerde Fransız (itilaf) Leonard'a aşık olup gebe kalmasının hikayesini okuyoruz. Kitap kasvetli dedim ya, üzerinde yarattığı hava bu şekilde aslında, asla sıkıcı değil! Tam aksine bir sonraki bölümde ne olacak merakıyla okutuyor da. Sadece mutsuz bir tarafı var, o kadar. Mevzu Birinci Dünya Savaşı döneminde geçtiğinden, yer yer Türklere, İstanbul'a ve hatta İzmir'e epey atıfta bulunulmuş hikayenin içinde.
En iyi en başta olmak üzere sıralamam; Gecelerim ve Falaka -> Eski İstanbul'da Hovardalık -> Şehir Mektupları.
Kitapların dili biraz ağır. Meraklısı beğenir. İyi okumalar dilerim deneyeceklere.
Zweig'in psikolojik çözümlemelerinin ne kadar başarılı olduğunu defalarca kez yazmıştım. Bu kitapta da bir doktorun mesleği ile alakalı yaşadığı bir olayın kendi ağzından dinliyoruz. Kitaba adını da veren "Amok Koşucusu" tabiri de şuradan geliyormuş; insan hayatın hayhuyu içinde önüne gelen her şeyi yok etmeye çalışırmış ve en sonunda da kendisini yok edermiş. Şuursuz bi şekilde saplanıp kalma hali. Aslında düşününce hepimiz yaşadığımız hayatın içinde bir şeylere doğru amok koşuları yapmıyor muyuz? Gördün mü Stefancığımı, sana filozof gibi varoluşunu sorgulatır böyle. Kitabın içinde yer yer intihar ve ölüm düşüncesine değiniyor. Bilindiği üzere Zweig ve eşi de 2. Dünya Savaşında yaşadıklarına dayanamayıp intihar ediyorlar. Acaba kendi hayatıyla paralellik var mıdır diye düşünmeden edemiyorum. Al sana 2. büyük soru. Her Zweig kitabı gibi elbette tavsiyemdir.
O kadar keyif aldım ki bu kitabı okurken, bunun bir tarifi yoktu. Roman desen değil, öykü desen değil, hatıra türünde tarihe düştüğü notlarla Elia Kazan ile olan dostluğunu anlatmış Livaneli. Benim okuduğum ilk anı türündeki kitabı. Hep kurmaca karakterlerini okudum ama Elia, doğduğu şehir ve ülkenin şartlarını yansıtırcasına öyle şahsına münhasır bir karakter ki kurmaca, roman, öykü karakteri olarak satılsa asla yadırganmazdı. Elia'nın Livaneli'nin hayatından geçerken dokunduğu yerler kadar Livaneli'nin kendi hayatından sergilediği pasajlar da dikkat çekici. Bilhassa üniversite döneminde bir süre hapishanede geçirdiği günleri okurken etkilenmemek elde değil. Ülkede 50 yıldır, 100 yıldır her şeyin kötü bir şaka gibi kendini tekrar ettiğini görmek gerçekten tarihin tekerrürüne tanıklık etmek tuhaf bir his. Damakta bıraktığı o kırık dökük tat için bile okunur. Son olarak Kutlukhan Perker, boyalarına sağlık canım onlar negzel illüstrasyonlar
Kitabı okurken resmen gerildim. Düşün, gerilim kitabı bile değil. Gerilim yazmaz bile Zweig isimli naif adam. Ama kendisi müthiş bir psikolojik betimlemeci olduğu için beni gerdi. Kitap boyunca kadın ölecek mi kalacak mı ne gelecek başına diye kendimi yedim. Spoiler vermeden söylüyorum sürprizli son nefisti. Cidden hiç beklemediğim yerden geldi gol. Bu noktada şunu söylemem lazım; Zweig'in okuduğum her kitabı beni bambaşka yerlere götürüyor. Kitabın başında acaba akmayacak mı diye tedirgin olduğumu itiraf etmek zorundayım yine de. Ama hiç korktuğum gibi olmadı, müthişti.