Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

gok36 Tarafından Yapılan Yorumlar

03.04.2003

Kitap üç bölümden oluşuyor: Birinci bölüm, Harfler Kitabı adını taşıyor. İkinci bölümün başlığı, Anlatılan Kataloğu, üçüncü bölüm ise bir özel adla, Tekfener'le açılıyor. Günümüz Türkiye öykücülüğünün özgün adlarından birinin, Sadık Yalsızuçanlar'ın, öykü dünyasındaki eğilimler ve savrulmalar, kitapta iyiden iyiye belirginleşmiş artık. Dilini kurma yönünde bir hayli yol katetmiş olan Yalsızuçanlar, Sırlı Tuğlalar ile, kurmaya çalıştığı yapının en 'sırlı' parçalarını çıkarıyor karşımıza.
03.04.2003

Bu kitapta, Ortadoğu bölgesinde tehdit yaratacağı düşünülen ülkelerdeki kitle imha silâhları inceleme konusu yapılıyor.
Günümüzde Ortadoğu denilince akla; petrol, terörizm ve kitle imha silâhları geliyor. Varşova Paktı’nın yıkılışını müteakip, NATO bağlamında ABD ve Batı ülkelerinde ortaya çıkan yeni tehdit değerlendirmeleri ışığında gözler, doğal olarak Ortadoğu’da güçlenmeye başlayan kitle imha silâhlarına sahip olma yarışına dönüyor.
Kuzey Kore, Çin ve yıkılan eski Sovyetler Birliği, ekonomilerini canlandırmak ve uluslararası alanda prestij kazanmak için kitle imha silâhlarına ait teknoloji, malzeme ve teçhizat transferlerine istekli olunca, Ortadoğu ülkeleri için son derece cazip bir ortamın da doğmuş olduğu göz önüne alınırsa bu konunun önemi daha da artıyor.
Birbirleriyle çatışan, aralarında sürekli sürtüşmelerin yaşandığı Ortadoğu ülkelerinin envanterinde yüksek tahrip yeteneğine sahip bu silâhların bulunması iki açıdan tehlikeli bulunmaktadır. Birincisi kendi aralarında yaşanan sıkıntılarda bu silâhların kullanılması ihtimali ikincisi de yıllarca türlü terör örgütlerine destek veren ülkelerin bu imkânlarından terör örgütlerini de faydalandırmasıdır. Özellikle terör örgütlerinin uygun atış vâsıtalarını bulmaları hâlinde kitle imha silâhlarının büyük bir insanlık dramı yaşatabilecek canavarlara dönüşeceği rahatlıkla söyleyebiliriz.

03.04.2003

Günümüz toplumunda değer yargıları, tanımlar ve kriterler, olması gerekenden ziyade kullanıcıların nasıl kullandığı ile alakalı bir anlam kazandı. Bu çelişkiye düşmemek için kavramlar üzerinde öncelikle anlaşmak ve olaylara bakış açısını netleştirmek bağlamında, tanımlar ve değerlendirme kriterleri üzerinde durmak gerekiyor.
Teknoloji; araç, alet veya herhangi bir hususî bilgiyi gerektiren eşyayı üretme, kullanım, tamir ve geliştirme ilmî olarak tanımlanıyor. Teknolojide tekamül; sosyolojik, ahlâkî vb. tekamülden farklı olup, çoğu zaman “Nasıl daha rahat ederim?” mantığı ile yapılan çalışmaların neticesinde gerçekleşiyor. Zira pek çok uygarlıkta tembellik, mucitliğin anası olarak tanımlanıyor. Teknoloji ilerledikçe her yeni alet hayatın vazgeçilmez bir parçası oluyor.
“Teknolojide hedef ne olmalı, nasıl bir hayat sağlanmalı?” gibi soruların çok ciddî bir şekilde ele alınması gerekiyor. Teknolojik ilerlemenin önemli etkenlerinden biri insanoğlunun tanrıyı oynamak istemesidir; genetik çalışmalar, elektromanyetik dalga deneyleri, sismik çalışmalar... bunun göstergesi olsa gerek.
Bugün insanlık tarihinde gelecek hakkında bütün zamanlardakinden daha fazla belirsizlik var. İnsanlık toplu bir yok olmayla karşı karşıya bulunuyor. Bu alışılmış ihtimallerden değil, çünkü 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atom bombası atılana kadar insan, birey olarak ölüm beklentisiyle yaşamak zorundaydı.
İdeallerle yürümeye başlanılan yollarda istikâmet kötü yönlere kayıyor. İnsanların zirve isteği, diğerlerine endekslenip onları kontrol altında tutma, gözetleme, hatta yok etme gibi şekillerde ortaya çıkabiliyor. Günümüzde bu durumun en somut yansıması “Mükemmel ve Kutsal Devlet” ideallerinin Big Brother ve Panoptikon tarzı negatif yansımalarının uygulanmaya çalışılması ile görülüyor.
Yazar, kitabında, bu ideallerin tarihî süreç içinde nasıl farklı yorumlandığını kısmen de olsa ortaya koymaya çalışıyor.
03.04.2003

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü, bazı devlet adamlarını ve entelektüelleri bu İslâmî gücün kayboluşunun nedenleri ve çâreleri üzerinde düşünmeye zorladı. Cemalettin el Afganî ve Muhammed Abduh gibi düşünürler çârenin saldırgan yabancı güçlere karşı koyabilecek insanların topluluğu olan “Ümmet” fikrinde olduğunu savunuyorlardı.
Bazı Arap entelektüelleri ise yeni politikanın anahtarını “Müslüman toplumda eşitlik ve adaleti sağlamak için İslâm’ın kaynağına dönmek, halifeliğin arındırılıp tekrar birleştirici rolünü oynaması ve Türk olanlar ile olmayanlar arasındaki eşitsizliğin giderilmesi” şeklinde sıralıyorlardı.
1878-1908 yılları arasında hüküm süren Sultan Abdülhamit, öneminden çok şey yitirmiş olan Halife unvanını tekrar alarak, Panislâmist bir hareket başlatmıştı. Ancak Avrupa’nın etkisi altında yeni fikirler de ortaya çıkmaya başlamıştı. Bir yandan imparatorlukların yıpranması, Almanya-İtalya birliği, Balkan ülkelerindeki bağımsızlık hareketleri, milliyetçi bir dinamizmin varlığını vurgulamaktaydı. Arap dünyasında da kentlerde oluşmaya başlayan ve başını Hıristiyanların çektiği elit tabakada, bağımsız bir Arap devleti düşüncesi oluşmaya başlamıştı.
20. yüzyılın ilk yarısında Ortadoğu’da milliyetçilik dinamizminin ekseninde Suriye bulunuyordu. Nicolas Van Dame, Arap milliyetçiliğini ve Suriye bağlantısını şu şekilde açıklıyor: “Milliyetçilik rüzgarlarının, Suriye’nin geleneksel siyasî yapısına damgasını vuran Sünnî ve büyük kent hâkimiyetini kaldırma ihtimalini de beraberinde getirmesi, başta heteredoks Müslüman cemaatler olmak üzere, Sünnî olmayanlara karşı uygulanan siyasî ve sosyo-ekonomik ayrımcılığın ortadan kalkması için mücadele eden azınlık mensuplarına cazip gelmiştir.”
Suriye Arap milliyetçiliğinin filizlendiği ve buna bağlı olarak doğan Baas ideolojisinin merkezidir. Kitabın temel sorusu da, bu merkezden tüm Ortadoğu’ya yayılan milliyetçilik rüzgarlarının Panarabizm’e nasıl dönüştüğü ve pratikte neden başarısız olduğudur.
Irak’taki Baas hareketi Arap milliyetçiliğinden nasıl etkilenmiştir? Saddam Hüseyin yönetiminin politik çıktılarında Panarabizm idealinin rolü nedir?
Yazar, “Birlik, özgürlük ve sosyalizmden oluşan üç kutsalı ile Arap milliyetçiliği ve Pan-Arap ülküsünü bir ideoloji çerçevesi içine alan Baas Partisi’ni sâdece bölgesel sınırlar içinde değerlendirmek ve politik çıktılarını bu bakışla incelemek Baas’ın tarihsel sürece yayılımı ve uluslararası etki sahasının genişliğini görmezden gelme ile eşdeğerdir” diyor.
Kitapta, bu çerçevede, Baas’a zemin hazırlayan koşullar, Baas Partisi’nin kuruluşu ve örgütlenmesi, Baas’ın ideolojisi, Irak’ta doğuşu ve gelişim süreci, Birleşik Arap Cumhuriyeti ve onun dağılmasında öncü rol oynayan Baas Partisi içindeki hizipler ele alınıyor.

03.04.2003

yazara göre, Roma’yı yaktığı söylenen Neron’un bu yangınla hiçbir ilgisi yoktu. Roma yanarken 25 kilometre uzakta bulunan Neron, yangından sonra evsiz-barksız kalanlara barınaklar yaptırdı, mısırın fiyatını düşürdü ve diğer bölgelerden yiyecek getirtti.
Yazar Shenkman’ın araştırmasına göre, İskoçların geleneksel giysisi olarak bilinen ekose etek ise bir İngiliz icadıydı. İskoç erkekler, geleneksel ekose etekleri 18. yüzyıldan itibaren giymeye başladılar. Bundan önce de ekose giydiler ama bu etek şeklinde değil, ortadan kemerli dizlere kadar inen ekose gömlek şeklindeydi
gibi pek çok olayın yanlış olduğunu yazıyor. inanıp inanmamak size kalmış.