Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Murat Günaydın Tarafından Yapılan Yorumlar

10.06.2005

Gün Olur Asra Bedel, dönemin yönetim anlayışına, Stalin diktatörlüğüne eleştirel bir bakış getirir. Bu eleştirel bakış, devlet kademelerinde görev yapan kişilere olumsuz karakterler çizilmesiyle kendisini gösterir. Roman kahramanlarında Sabitcan, bozkırın karşısında şehri, sıradan Kırgızın karşısında ise yönetime yakın, toplumsal yabancılaşmaya örneği temsil eder. Örneğin romanın sonunda Yedigey, mezarlığın büsbütün yıkılmaması için Sabitcan’dan amirleriyle konuşmasını rica eder fakat Ana-Beyit mezarlığının, duaların, geleneklerin hep boş masal olduğuna inanan Sabitcan, mezarlığın yıkılmaması için büyük amirlere başvurmanın boş iş olacağını düşünmektedir…(s. 412). Yedigey Sabitcan’la yaptığı bu konuşmadan sonra (kendisi yaşlı neslin bir temsilcisi olarak) genç kuşakla bağlarının koptuğunu hissetmiş ve yalnızlığını görmüştür (s. 413). Bu gerçeğe sadece Sabitcan’da tanık olmamıştır. Kazangap gömüldükten sonra gençlerin dua bilmemelerine çok üzülmüş ve ilerde kendisini gömecek olan bu insanların en temel dini bilgilerden yoksun oluşlarından dolayı dertlenmiştir (s. 407). Ayrıca Sabitcan’ın gerçek bir mankurt olduğuna kanaat getirmişti. Sabitcan bilgiçlik taslayan konuşmalarının birinde insanların bir gün telsizlerle yönetileceğini dolayısıyla iradesinin elinden alınacağını söylemişti ve belki de kendisi öyle yönetiliyordu… (s. 414). Böyle bir yozlaşmaya karşı diğer bir örnek ise teğmen’in kendisidir. Zira teğmen Kırgız kökenli bir delikanlıdır. Kendi halkından bir muhatapla karşılaşan Yedigey mezarlıkla ilgili sorunu çözeceği inancıyla konuyu açıklamaya başlar. Teğmen’in cevabı çok kısa ve çarpıcıdır: "Yoldaş, Rusça konuş" . Yedigey şaşırarak niçin Kırgızca konuşmadığını sorar. Kırgız kökenli teğmen görevde olduğunu, görevde iken Kırgızca konuşamayacağını açıklar (s. 390-391).
Bütün bunların yanısıra romanda iki öykü birbirine paralel olarak gelişmektedir. Bunlardan bir tanesi Kazangap’ın defin işlemleri sırasında Yedigey’in zihninde geri dönüşler yaşayarak geçmiş günleri hatırlamasıdır. Diğeri ise Sovyet-Amerikan ortaklığı sonucu yürütülmekte olan Demiurg adında bir uzay projesidir. Uzaya gönderilen kozmonotlar parite yörünge istasyonunda görev yapmaktadırlar ve görevleri sırasında başka bir gezegenden algıladıkları sinyallere cevap vererek Orman-Göğüs gezegeninde yaşamakta olan canlılarla iletişime geçmeyi başarırlar. Bu noktadan sonra o gezegene davetli olarak giderek dünyaya durumları ile ilgili gereken bilgileri göndererek bu gezegende yaşayanların dünya ile yakın ilişki kurmak istediklerini ileterek bunun aslında dünyanın gelişmesi için çok yararlı olabileceğini bu konuda da kendilerinin aracı olabileceklerini, böyle bir fırsatın değerlendirilmesi lazım geldiğini tavsiye ederler. Yalnız yetkililer daha üstün bir medeniyet ile iletişime geçme konusunda oldukça tedirgindirler ve böyle bir olası tehlikeye karşı diğer bir deyişle “yerküreyi çevreleyen uzay boşluğuna başka gezegenlerden gelen uçan cisimlerin sızmalarını önlemek için, Ortak Yönetim Merkezi ‘Çember Harekâtı’nı başlatmıştır. Bu harekâtla, dünyaya yaklaşacak her türlü, cismi ânında yok etmek için, değişik yörüngelere yerleştirilmiş savaşçı robot füzeler nükleer-laser ışınlarını salmaya hazır hâle getirilmiştir” (s. 238-239). Orman-Göğsü gezegeninde bulunan kozmonotlar “çember harekatı”na şiddetle karşı olduklarını böyle bir hareketin dünyayı uzayda derin bir yalnızlığa iteceğini, tarihi ve teknolojik bir geriliğe gömüleceklerini açıklıyorlardı (s. 402).
Nayman Ana efsanesindeki mankurt tiplemesiyle çember harekatını tertipleyen zihniyet arasında bir paralellik söz konusu çünkü insanlık, daha üstün bir medeniyetin boyunduruğuna girmekten korktuğu için kendisini soyutlamaya çalışıyor. “Çember Harekâtı”nın dolaylı yoldan bir değerlendirilmesi yapılırken dünyada hiçbir şeyin değişmemesi her şeyin olduğu gibi kalması için gerçekleştirildiği açıklanıyor (s. 417).
Romanda parmak basılan diğer hususlardan biri de ekolojik dengenin bugünkü durumuna ilişkin. Roman, açlıktan tren raylarına yaklaşarak insanların pencerelerden attıkları artıkların arasında karnını doyurabilecek bir şeyler arayan aç bir tilkinin anlatılmasıyla başlıyor. Daha sonra Nayman Ana efsanesinde Juan-Juanlar ile aşiretler arasında yaşanan savaşların temelinde su kuyuları ve otlak arazinin yattığını öğreniyoruz (s. 143). Nayman Ana Juan-Juanların medeniyet yoksunu oluşlarını ekolojik dengenin bozulmasına bağlayarak bozkırda yaşamak zorunda kaldıkları vahşi şartlardan dolayı barbarlaştıklarını söylemektedir (s. 164). Aynı sorunla Orman-Göğüs gezegeninde yaşayan varlıkların da karşı karşıya kaldığını anlatan Aytmatov, bu gezegende kurulmuş olan uygarlığın aslında çok üstün bir uygarlık olduğunu fakat bu üstün uygarlığın en büyük sorununun yıldan yıla genişleyen “iç kuraklık” olduğunu açıklamaktadır (s. 117).
Dile getirilmeyen çalışılan bütün bu olumsuzluklara rağmen roman, Kazangap’ın öldüğünü öğrenen Yedigey’in kızları Saule ve Şerafet’in kocalarıyla birlikte onu anmak ve ana-babalarının acısını paylaşmak için Boranlı’ya gelişleriyle sona eriyor (s. 418) ve eğer Yedigey gibi geleneğin genç temsilcileri bu çocuklar olacaklarsa gösterdikleri hassasiyetten dolayı gelecekten ümitvar olunabilir.
Aytmatov'un çok tanınan eserlerinden biri olan "Gün Olur Asra Bedel", esas itibarıyla Sovyetler Birliği döneminde yaşanan sosyal ve kültürel sorunların bir öz eleştirisidir. Aytmatov, romanında, geçmişin efsaneleriyle geleceğin bilim kurgusunu harmanlamayı başarmıştır.
10.06.2005

Tanabay gençliğinde hareketli bir hayat yaşamış, rejimin uygulamalarını hayata geçirebilmek için uğraşmış, iyi niyetli çalışkan bir adamdır. İkinci Dünya Savaşından dönünce mesleği olan demircilikle uğraşan Tanabay, çok sevdiği, saygı duyduğu Çora’nın ısrarı üzerine yılkıcılığa (at çobanlığı) başlar. Devraldığı sürüde Gülsarı isminde eşine ender rastlanacak çok değerli bir taypalma yorga at vardır. Tanabay bu atla bütün yarışlarda birinci gelir. Onun adını yörede duyurur. Bir gün bu at merkezden Çoranın yerine yeni tayin olan sekreterin bineği olamk üzere Tanabay’dan istenir. Tanabay önceleri direse de vermek zorunda kalır. Lakin at her seferinde kaçıp eski sahibini bulmaktadır. Sekreterin adamları ata olmadık zulümler uygularlar, ayaklarına demir prangalar vururlar, eziyet ederler. Tanabay her şeye rağmen canla başla çalışarak sekreterliğin verdiği görevleri yerine getirmeye çalışır. Bir defasında ondan yanına yardımcı gençler alarak koyun sürüleri ile uğraşması istenir. Tanabay kabul eder, Dağlarda, yaylalarda zor durumlarda kalır, işte burada eskilerin kullandıkları keçe çadırların çobanlık için ne kadar uygun olduğunu anlarken, gençliğinde bu çadırların kullanılmasına gösterdiği muhalefetten dolayı utanır. Ona koyunların kuzulayacakları zaman kullanması için tahsis edilen ağıl’ın viran durumda olması, hava şartlarının bozukluğu, yardım için yanına verilen gençlerin işi bırakıp gitmeleri, her seferinde daha fazla ürün isteyen merkez yöneticilerinin sorunlara ilgisiz kalmaları Tanabay’ın moralini bozar. O günlerde Çora’yla birlikte teftişe gelen müfettişe patlar, ona sadece konuştuklarını problemin çözümüne dair kafa yormadıklarını, hep daha fazla istemekten başka bir şey bilmediklerini söyler. Bunları söylerken kullandığı “yeni efendi” sözü onun devrim düşmanlığıyla yaftalanıp yargılanmasına ve partiden atılmasına kadar varacaktır.
Aytmatov bu eserinde Kırgız köylüsünün dertlerini duyurmaya çalışmış, onlardan hep daha fazlasını isteyen, ama teşekkürü çok gören totaliter zihniyete göndermeler yapmıştır. Tanabay’ın yargılandığı mecliste konuşulanlar, katı ideolojik zihniyetin dünyanın her tarafında aynı yapıyı arz ettiğinin kanıtıdır. Tanabay’ın kavga ettiği müfettişin orada söyledikleri aslında bildik sözler;
“Parti üyesi yoldaşlar, izin verirseniz ben durumu biraz açıklamak istiyorum. Bazı yoldaşları uyarmak isterim ki, Tanabay’ın davranışı basit bir kabadayılıktan öte bir durumdur. Bu yoldaşlara şunu söylemek istiyorum. Eğer bu bair bir kabadayılıktan ibaret olsaydı, inanın ki onu bu kurula getirmezdim. Kabadayılarla başa çıkmak için başka usullerimiz de var. Mesele, Tanabay’ın beni aşağılaması da değil. Ben ilçe parti komitesini temsil ediyorum. Böyle olunca da partinin aşağılanmasına izin veremem, bunu görmezlikten duymazlıktan gelemem.”
Bütün buların dışında Gülsarı ile Tanabay’ın ortak bir kaderi paylaştıklarını, gençlikten yaşlılığa doğru uzanan yolu beraberce yürüyüp ihtiyarladıklarını; genç oldukları yıllarda hayat dolu, girişken ve fedakâr olduklarını fakat zaman içerisinde sistemin değiştirdiği hayat şartlarının zorlamasıyla hırçınlaştıkları, fedakârlıklarının karşılığını alamadıklarını ve böylece yavaş yavaş sistemin dışına itildiklerini görüyoruz. Böylece, Gülsarı’nın üzerine yapışıp kalmış birçok imgenin bulunduğunu dolayısıyla Gülsarı’nın yer yer özgürlüğü yer yer de Kırgız halkının ta kendisini, geleceği bir bakıma da sistemin ürünün temsil ettiğini görüyoruz.
Bununla birlikte eskiden her şeyi doğru bildiğine inanan fakat dağlarda geçirdiği onca yıllardan sonra bazı gelişmelere de uzak kalarak şartların eskiye kıyasla çok değiştiğini geç olsa da fark eden Tanabay eski fikirlerini sorgulamaya, yanlışlarını görmeye başlayıp “büyüklerimizi her şeyi daha iyi bileceğine” kanaat getirerek bir iç hesaplaşmaya giriyor. Fakat bu hesaplaşmanın sonunda kendisinin de fark ettiği acı gerçekleri kabul etmek zoruna gidiyor. Örneğin kendi abisini zenginler arasında değerlendirerek onu sürgüne göndertmesi hususunda yanlış davrandığını biliyor ama yine sistemin oturması için bunun o zaman gerekli olduğunu düşünerek suçluluk duygusunu hafifletmeye çalışıyor.
Geçen zaman içerisinde sistemin insanın kendisini ihmal ettiğini anlıyor; işlerin nasıl ve neden bozulduğunu, herkes bu kadar canla başla çalışırken bir ilerleme kaydedilemeyişinin sebeplerini düşünürken eskiden köylere gelen parti yöneticilerinin, temsilcilerinin, müfettişlerinin köylü ile oturup kalktığını, halkla birebir konuşup dertleştiklerini hatırlıyor ve bugünün yetkililerinin isteksiz isteksiz gelip gittiklerinin, “niçin bu kadar kötü gidiyor, sorun ne?” diye sormak yerine daha fazla iş, özveri istediklerini ve dolayısıyla artık sadece insanın ekonomik verimliliği, potansiyeli ile ilgilendiklerini, iç siyaset içerisindeki belirli mevkiler etrafında ve bu bağlamda “menfaatleri” için yaşadıklarını görüyor.
Sonuç itibariyle “Elveda Gülsarı” romanı değişen hayat karşısında ilerleyen yaşlarında, bu değişim de kendi emeği de olmasına rağmen bocalayan, değişim adı altında değerlerin söküp atıldığını geç de olsa fark eden bir adamın yaşadıklarını ve o adamın şahsında siyasi rejimin çöküşünü konu ediniyor.
10.06.2005

Cengiz Aytmatov’un bu eseri, “Gün Olur Asra Bedel”in içinde başlıca bir bölüm olarak yer alması gerekirken dönemin siyasi şartlarından dolayı kitaptan çıkartılmış ve şartların olgunlaşmasıyla ayrı bir kitapçık olarak yayınlanmıştır. Aytmatov’un bu eserinde Abutalip Kuttubayev’in nasıl öldüğünü ve Abutalip üzerinden KGB’nin acımasız sorgulama yöntemlerini ve ajanların yapmacık daha doğrusu trajikomik hayatlarını öğreniyoruz.
Abutalip’ın tutuklanma sebebi anılarını yazması ve bölgede anlatılan kimi efsaneleri, masalları derlemesiydi. Onu sorgulayan Tansıkbayev bir suç unsuruna rastlayabilmek, mahkeme karşısında elindeki delilleri güçlendirmek için derlenmiş bu efsaneleri dikkatle okuyordu. Bu okumaları sırasında “Cengiz Han’a Küsen Bulut” başlığıyla kaleme alınmış olan efsaneyi daha bir dikkatle inceledi. Efsaneye göre devletini yöneten Cengiz Han, subaylarına çocuk sahibi olmasını yasaklar ve emrine itaat etmeyeni cezalandırırmış. Bir gün seferdeyken emrine itaat etmemiş olan subaylarından birini ve onun eşini asarak öldürdükten sonra o güne kadar başından hiç ayrılmamış olan beyaz bulut, Cengiz Han’a küser ve onun idam ettirdiği subayı ile eşinin henüz yeni doğmuş olan çocuklarına sahip çıkmış olan ve fakat şimdi ceza olarak çölde ölüme terk edilmiş bulunan Altın adında yaşlı bir kadının başına gider.
Batı’nın fethi için büyük bir sefere çıkmış olan Cengiz Han, başındaki beyaz bulutu gördükçe Gök-Tengri’nin yanında olduğuna inanıp bundan güç alırken şimdi her tarafına bakınmasına rağmen o beyaz bulutu göremiyor ve Gök-Tengri’nin kendisinden yüz çevirdiğini anlayarak daha ötelere gidecek gücü kendinde bulamıyor ve fetih işiyle oğullarını, torunlarını görevlendirerek anavatanına dönüyor ve orada ölüyor.
Aytmatov bu eserinde Cengiz Han’ın seferini, özellikle seferin ilk günlerini anlatırken üstü kapalı da olsa Stalin’e ağır göndermelerde bulunuyor ve sefere çıkmış olan bu büyük ordunun, bütün bu hazırlıkların sadece Han’ın keyfi için yapıldığını, onbinlerce insanın onun teşvikiyle, ondan esinlenerek, onun dinmek bilmeyen şan, şeref ve kudret tutkusunu tatmin için onun gösterdiği yere talime gider gibi gittiklerini açıklayarak (s. 34-35) 13. yüzyıldan kalma bir devlet adamının şahsında günümüzde yaşamış olan bir devlet adamının baskıcı vahşetini anlatmıştır.
Tansıkbayev ilgisizlik yüzünden yıllarca terfi edememiş ve sıkıntılar içinde yaşayarak sürünmüştür. Bundan dolayı Kuttubayev davası onun için bir bakıma kötü talihinin dönüm noktasıdır. Eğer bu davadan başarıyla çıkarsa kariyerinin doruğuna ulaşacağından emindir (s. 11). Dolayısıyla Abutalip suçsuzda olsa onu suçlayacak bir şeyler bulmalı, elinden geleni yapıp teşvik olarak verilen ödülleri almalıydı.
Devlet görevinde bulunanlar için yaşamanın anlamı; lükse kavuşmak, konfor içinde yaşamak, evde kanyak içmek, evleri düşmandan alınmış avizelerle süslemek ve sofraları yine düşmandan alınmış yemek takımlarıyla donatmaktı (s. 13). Bunlarla ilgi çekmekten, bunlara ilgi duymaktan daha önemli bir şey yoktu dünyada.
Tansıkbayev, insanları milliyetçi olarak suçlamanın ve yargılamanın gittikçe güçleştiğini fark ettikçe keyfi kaçıyordu. Çünkü artık milliyetçilikten söz etmekten korkuluyor, milli değerler, ana diller, milli ve dini olan her şey aleyhinde atıp tutuluyor ve Lenin ağızlardan düşmüyordu. Böyle tür insanları artık neyle, nasıl suçlayacaklardı? (s. 17)
Kuttubayev dosyası aslında amirler tarafından pek ciddiye alınmayıp ikinci derecede önemli bir bilgi olarak sunulmuşken, Tansıkbayev dosyayı işlemiş , yoğurmuş ve önemli bir hadise haline getirmiş ve terfisini buna bağlamıştı (s. 17-18)
Yugoslavya’nın bağımsızlığını ilan etmek istemesi İngilizlerin etkisinde kaldıkları tezine dayanıyordu. Fakat Sovyetler birliğinin elinde bu tezi güçlendirecek veya gerçekliğini ispatlayacak bir bilgi veya belge henüz yoktu. Fakat Abutalip’in anılarında İngilizlerle görüşüldüğünü anlatması bu tezi önemli ölçüde güçlendiriyordu. Bu bakımdan davanın önemi ve uyandıracağı etki de daha büyük olacaktı (s. 19).
Devlet hizmetinde bulunanların gözünde Stalin Tanrı olarak görülüyor ve ondan Kudret Tanrısı olarak söz ediliyordu. Herkes kendisini Kudret Tanrısı’nın hizmetine adadığını biliyordu.
Yöneten ile yönetilen arasında beliren bu anlayış, ortaçağ’da görülen efendi-köle ilişkisinin evrimleşmiş bir hali. Diğer bir deyişle; mankurtlaşmanın değişik bir boyuttaki yansıması.
Tansıkbayev’e göre bazıları insan hayatının önemli olduğunu düşünmekle yanılıyorlar. Ona göre devlet, bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır (s. 22).
Bu anlayış Cengiz Han’da da görülüyor. Han, her şeyin üstesinden ancak kuvvetle gelinebileceğine inanıyordu. Zavallı ölümlülerin lafı bile olmazdı (s. 36).
Abutalip kendisini Hz. Adem ile Tansıkbayev’i ise şeytanla özdeşleştiriyor ve kendisini [Hz.] “Adem’in yaratılışına kadar uçsuz-bucaksız evrende Şeytanın aylak olarak geçirdiği günlerin ağır bedelini ödeyen insan ırkının temsilcilerinden biri olarak görüyordu. Şeytanla hemen uyuşan, anlaşan tek yaratık insan idi. Bu uyuşma sonunda, yüzyıllar, bin yıllar boyunca kötülük ekti, kötülük biçti ve kötüye zafer kazandırdı. Evet, kötülük yapma ve yayma konusunda insanla yarışabilecek yaratık yoktu. İşte bu bakımdan Abutalip için Tansıkbayev, ezelden ve doğuştan kötülük yayıcıların bir temsilcisiydi.” (s. 92-93). Madem ki “Şeytanla hemen uyuşan, anlaşan tek yaratık insan idi”, madem ki devlet sadece bir sobadan ibaret ve yakıtı da yalnızca insandı… o halde bu sobayı söndürebilmek için yakıtını -yani insanı- ortadan kaldırmak, sobayı yakıtsız bırakmak gerekirdi. Romanın sonunda Abutalip kendisini bir trenin altına atarak intihar ediyor ve Tansıkbayev’in bütün planlarını bozuyor. Tansıkbayev elinden kaçan böyle bir fırsata çok sinirleniyor, onun kendisini atlatmış olmasını hazmedemeyerek bu beklenmedik olayın muhafızların kumandanını sorumlu tutuyor (s. 111-112).
10.06.2005

Romanın kahramanı yedi sekiz yaşlarında Isık-Göl kıyısında dedesi, ninesi, teyzesi ve onun kocasıyla birlikte yaşayan bir çocuktur. Babası ve annesi tarafından terk edilen torununa sahip çıkan Mümin dede, sonradan evlendiği karısı ve torunuyla birlikte bu tenha göl kenarında, ormanın bakım işleri ile uğraşan ve partiden olan damadı Orozkul’a yardım etmektedir. Orozkul’un karısı, çocuğun teyzesi Bekey hala kısır olduğu için çocuk sahibi olamayan bir kadındır. Orozkul evlat sahibi olamamanın hıncını bu zavallı ihtiyar ve onun çocuğu olmayan kızından çıkarmaktadır.
Çok geniş bir hayal dünyasına sahip olan çocuk, dürbünüyle her gün gölde yük ve yolcu taşıyan bir gemiyi izler. Gemilerde tayfalık yapan babasının da bu gemide çalıştığını düşünerek, balık olup bu gemiye ulaşmayı, babasına zavallı dedesini, zalim Orozkul’u, yaşadıklarını hayallerini anlatmayı düşler. Dedesinin yanından hiç ayrılmayan çocuk, onun anlattığı masaları dinlerken adeta yaşıyormuşçasına onlardan etkilenir. Bu masallardan biri Boynuzlu Maral Ana destanıdır.
Eski zamanlarda Yenisey ırmağı boyunca kabileler arasında savaşlar olur, zaferler ve yenilgiler yaşanırmış. Fakat kabilelerin büyüklerinden biri öldüğü zaman büyüklerine yas tutan kabileye saldırılmazmış. Bir gün Kırgızların lideri öldüğünde ona geleneklerine göre büyük bir cenaze töreni düzenlemişler. Herkes cenazeye layıkıyla bir tören yapılması için uğraşırken onları silahsız yakalayan bir düşman kabilesi, bir kişiyi bile sağ kalmayacak şekilde, kılıçtan geçirmiş. Yalnız bu mezalimden, o baskından biraz önce oynamak için ormana giden bir kız bir de oğlan çocuğu kurtulmuş. Çocuklar onların düşmanları olduğunu bilmeden, o sırada uzaklaşan toz bulutunun ardına düşmüşler. Çok uzaklarda bir dağın yamacında bir şölen verildiğini görüp oraya gitmişler, bu şölen yeni topraklar kazanan düşmanlarının zaferlerini kutladıkları bir şölenmiş. Oraya gidince kabilenin lideri, bu iki çocuğun Kırgız aşiretinden olduklarını anlayıp, onları bir uçurumdan atması için bir kadına vermiş. Böyle bir şeye kadının da gönlü razı olmuyormuş ama o yapmazsa bir başkası çocukları feci bir şekilde öldürebilirmiş. Onları uzaklarda bir uçurum kenarında aşağıya atacakken, büyük boynuzlu bir maral belirmiş. Kadına yavrularının insanlar tarafından öldürüldüğünü, o yüzden o çocukları istediğini, onları yavruları gibi büyüteceğini söylemiş. Çocukları alıp güneylere Isık-Gölü kıyılarına gelmiş. O iki çocuk büyümüş, Kırgızlar onların soyundan yeniden türemiş. Ve bu insanlar Boynuzlu Maral Ana’nın çocuklarına hep saygı duymuş, onları avlamamışlar. Ta ki, yıllar sonra dosta düşmana ne kadar zengin olduklarını göstermek için, ölen babalarına yaptıkları görkemli bir cenaze töreninde, oğulları onun öte dünyada Boynuzlu Maral Ana’nın soyundan olduğunun anlaşılması için, mezarının başına büyük bir maral boynuzu dikmeyi düşünene kadar... Bundan sonra ölenlerine saygı ifadesi olarak, mezar başlarına maral boynuzu dikmeye başlamışlar. Boynuzlu Maral Ana bu insanlara küsmüş, kalan yavrularını alıp oraya veda ederken, bir daha geri dönmeyeceğini söylemiş.
Bir gün dede sevinçle çocuğa maralların geldiklerini, onları ormanda gördüğünü söyler. Çocuğun sevincinin tarifi yoktur. Ancak maralların geldiğini bilen yalnız dede ve torunu değildir. Bir gün Orozkul bu marallardan birini avlayıp misafirlerine ikram etmek ister. Tüfek, Orozkul’a muhtaç olan Mümin dedenin eline verilir ve maral ona vurdurulur. Çocuk bütün bunlar olup biterken evde hasta yatmaktadır. Dışarı çıktığında insanların sevinçle et paylaştıklarını görür. O gün ilk defa dedesinin içki içtiğine şahit olur. Etrafa bakınırken öldürülen maralın boynuzunu görünce, üzüntüsünden ne yapacağını bilemez. Birden içinde bir balık olup babasına gitme isteği doğar. Yakınlardaki çaya koşan çocuk, kendini azgın sulara bırakır.
Çay boyunca yüzüp gittin çocuğum. Şimdi ben sana yalnız şunu söyleyebilirim: “ Çocuk kalbinin, çocuk ruhunun bağdaşmadığı her şeyi reddettin. İşte beni teselli eden de budur. Bir şimşek gibi yaşadın sen. Bir defa çaktın ve söndün. Şimşeği çaktıran göktür. Ve gök ebedidir. İşte budur beni teselli eden. Bir başka tesellim daha var: insandaki çocuk vicdanı tohumdaki öz gibidir. Ve o öz olmadan tohum filizlenmez, gelişmez. Yeryüzünde bizi neler beklerde beklesin, insanoğlu doğdukça ve öldükçe, insanoğlu yaşadıkça, hak ve sorumluluk denen şey de var olacaktır... Sana senin sözlerini tekrarlayarak veda ediyorum: “Merhaba Beyaz Gemi, ben geldim!” Romanın sonunda şöyle bir tespit yapabiliriz: Roman, yazarın daha önceki eserlerinde pek rastlanmayan bir konuyu, insanların; inanma ihtiyacını merkez almaktadır. Bu merkez konu etrafında üç nesli temsil eden insanlar vardır. Bunlardan Mümin dede, yaşlı ve pasif, zayıf, güçsüz ve tepkisiz, çaresiz yaşlı neslin temsilcisidir. Yine aynı nesle mensup olan nine ise etrafına karşı hırçın davranışları, isimsiz küçük çocuğa kötü davranan birisidir. Ara neslin temsilcileri, Mümin dedenin damadı Orozkul, karısı Bekey ve orman işçilerinden Seydahmet ve eşi Gülcemal. Genç veya küçük nesli ise ismi bile konulmamış sekiz yaşlarında ve okula yeni başlayan küçük çocuk temsil eder. Yazar kahramanlarını bu şekilde tasnif ederken nesillerin hayatı algılayış biçimini ve hayat felsefelerini ortaya koymaya çalışmıştır.
Romanın sonunda küçük çocuğun; ölümü ile kötülüğün galip gelmediğini, tam aksine; iyiliğin, ölümsüzleştiğini belirtmiştir. İşte asıl bu nokta hâlâ tartışmalara açıktır...