Cengiz Aytmatov’un bu eseri, “Gün Olur Asra Bedel”in içinde başlıca bir bölüm olarak yer alması gerekirken dönemin siyasi şartlarından dolayı kitaptan çıkartılmış ve şartların olgunlaşmasıyla ayrı bir kitapçık olarak yayınlanmıştır. Aytmatov’un bu eserinde Abutalip Kuttubayev’in nasıl öldüğünü ve Abutalip üzerinden KGB’nin acımasız sorgulama yöntemlerini ve ajanların yapmacık daha doğrusu trajikomik hayatlarını öğreniyoruz.
Abutalip’ın tutuklanma sebebi anılarını yazması ve bölgede anlatılan kimi efsaneleri, masalları derlemesiydi. Onu sorgulayan Tansıkbayev bir suç unsuruna rastlayabilmek, mahkeme karşısında elindeki delilleri güçlendirmek için derlenmiş bu efsaneleri dikkatle okuyordu. Bu okumaları sırasında “Cengiz Han’a Küsen Bulut” başlığıyla kaleme alınmış olan efsaneyi daha bir dikkatle inceledi. Efsaneye göre devletini yöneten Cengiz Han, subaylarına çocuk sahibi olmasını yasaklar ve emrine itaat etmeyeni cezalandırırmış. Bir gün seferdeyken emrine itaat etmemiş olan subaylarından birini ve onun eşini asarak öldürdükten sonra o güne kadar başından hiç ayrılmamış olan beyaz bulut, Cengiz Han’a küser ve onun idam ettirdiği subayı ile eşinin henüz yeni doğmuş olan çocuklarına sahip çıkmış olan ve fakat şimdi ceza olarak çölde ölüme terk edilmiş bulunan Altın adında yaşlı bir kadının başına gider.
Batı’nın fethi için büyük bir sefere çıkmış olan Cengiz Han, başındaki beyaz bulutu gördükçe Gök-Tengri’nin yanında olduğuna inanıp bundan güç alırken şimdi her tarafına bakınmasına rağmen o beyaz bulutu göremiyor ve Gök-Tengri’nin kendisinden yüz çevirdiğini anlayarak daha ötelere gidecek gücü kendinde bulamıyor ve fetih işiyle oğullarını, torunlarını görevlendirerek anavatanına dönüyor ve orada ölüyor.
Aytmatov bu eserinde Cengiz Han’ın seferini, özellikle seferin ilk günlerini anlatırken üstü kapalı da olsa Stalin’e ağır göndermelerde bulunuyor ve sefere çıkmış olan bu büyük ordunun, bütün bu hazırlıkların sadece Han’ın keyfi için yapıldığını, onbinlerce insanın onun teşvikiyle, ondan esinlenerek, onun dinmek bilmeyen şan, şeref ve kudret tutkusunu tatmin için onun gösterdiği yere talime gider gibi gittiklerini açıklayarak (s. 34-35) 13. yüzyıldan kalma bir devlet adamının şahsında günümüzde yaşamış olan bir devlet adamının baskıcı vahşetini anlatmıştır.
Tansıkbayev ilgisizlik yüzünden yıllarca terfi edememiş ve sıkıntılar içinde yaşayarak sürünmüştür. Bundan dolayı Kuttubayev davası onun için bir bakıma kötü talihinin dönüm noktasıdır. Eğer bu davadan başarıyla çıkarsa kariyerinin doruğuna ulaşacağından emindir (s. 11). Dolayısıyla Abutalip suçsuzda olsa onu suçlayacak bir şeyler bulmalı, elinden geleni yapıp teşvik olarak verilen ödülleri almalıydı.
Devlet görevinde bulunanlar için yaşamanın anlamı; lükse kavuşmak, konfor içinde yaşamak, evde kanyak içmek, evleri düşmandan alınmış avizelerle süslemek ve sofraları yine düşmandan alınmış yemek takımlarıyla donatmaktı (s. 13). Bunlarla ilgi çekmekten, bunlara ilgi duymaktan daha önemli bir şey yoktu dünyada.
Tansıkbayev, insanları milliyetçi olarak suçlamanın ve yargılamanın gittikçe güçleştiğini fark ettikçe keyfi kaçıyordu. Çünkü artık milliyetçilikten söz etmekten korkuluyor, milli değerler, ana diller, milli ve dini olan her şey aleyhinde atıp tutuluyor ve Lenin ağızlardan düşmüyordu. Böyle tür insanları artık neyle, nasıl suçlayacaklardı? (s. 17)
Kuttubayev dosyası aslında amirler tarafından pek ciddiye alınmayıp ikinci derecede önemli bir bilgi olarak sunulmuşken, Tansıkbayev dosyayı işlemiş , yoğurmuş ve önemli bir hadise haline getirmiş ve terfisini buna bağlamıştı (s. 17-18)
Yugoslavya’nın bağımsızlığını ilan etmek istemesi İngilizlerin etkisinde kaldıkları tezine dayanıyordu. Fakat Sovyetler birliğinin elinde bu tezi güçlendirecek veya gerçekliğini ispatlayacak bir bilgi veya belge henüz yoktu. Fakat Abutalip’in anılarında İngilizlerle görüşüldüğünü anlatması bu tezi önemli ölçüde güçlendiriyordu. Bu bakımdan davanın önemi ve uyandıracağı etki de daha büyük olacaktı (s. 19).
Devlet hizmetinde bulunanların gözünde Stalin Tanrı olarak görülüyor ve ondan Kudret Tanrısı olarak söz ediliyordu. Herkes kendisini Kudret Tanrısı’nın hizmetine adadığını biliyordu.
Yöneten ile yönetilen arasında beliren bu anlayış, ortaçağ’da görülen efendi-köle ilişkisinin evrimleşmiş bir hali. Diğer bir deyişle; mankurtlaşmanın değişik bir boyuttaki yansıması.
Tansıkbayev’e göre bazıları insan hayatının önemli olduğunu düşünmekle yanılıyorlar. Ona göre devlet, bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır (s. 22).
Bu anlayış Cengiz Han’da da görülüyor. Han, her şeyin üstesinden ancak kuvvetle gelinebileceğine inanıyordu. Zavallı ölümlülerin lafı bile olmazdı (s. 36).
Abutalip kendisini Hz. Adem ile Tansıkbayev’i ise şeytanla özdeşleştiriyor ve kendisini [Hz.] “Adem’in yaratılışına kadar uçsuz-bucaksız evrende Şeytanın aylak olarak geçirdiği günlerin ağır bedelini ödeyen insan ırkının temsilcilerinden biri olarak görüyordu. Şeytanla hemen uyuşan, anlaşan tek yaratık insan idi. Bu uyuşma sonunda, yüzyıllar, bin yıllar boyunca kötülük ekti, kötülük biçti ve kötüye zafer kazandırdı. Evet, kötülük yapma ve yayma konusunda insanla yarışabilecek yaratık yoktu. İşte bu bakımdan Abutalip için Tansıkbayev, ezelden ve doğuştan kötülük yayıcıların bir temsilcisiydi.” (s. 92-93). Madem ki “Şeytanla hemen uyuşan, anlaşan tek yaratık insan idi”, madem ki devlet sadece bir sobadan ibaret ve yakıtı da yalnızca insandı… o halde bu sobayı söndürebilmek için yakıtını -yani insanı- ortadan kaldırmak, sobayı yakıtsız bırakmak gerekirdi. Romanın sonunda Abutalip kendisini bir trenin altına atarak intihar ediyor ve Tansıkbayev’in bütün planlarını bozuyor. Tansıkbayev elinden kaçan böyle bir fırsata çok sinirleniyor, onun kendisini atlatmış olmasını hazmedemeyerek bu beklenmedik olayın muhafızların kumandanını sorumlu tutuyor (s. 111-112).