Toplam yorum: 3.284.714
Bu ayki yorum: 6.220

E-Dergi

Nedim Şahin Tarafından Yapılan Yorumlar

11.11.2007

Dostluk mu, görev mi, aşk mı? Hangisine öncelik verirdiniz? Sakkara’nın Kumları, üç insanın yaşadığı etkileyici, aksiyon dolu bir o kadar da duygusal bir Glenn Meade klasiği.

Kitap, 1943 Kasım’ında Mısır’da geçen gerçek bir hikayeyi temel alıyor. 2. Dünya Savaşı Almanya’nın aleyhine dönüyor. Çaresizlik içindeki Hitler ve üst düzey komutanları savaşın seyrini değiştirecek bir operasyon planlıyor. Amaç; Mısır’daki uluslararası bir konferansa katılacak olan Amerikan Başkanı Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Churchill’i öldürmek!

Sakkara’nın Kumları, bir hedefe kilitlenmiş insanların sürükleyici, itikat ve feraset dolu öyküleri yönünden yazarın Kar Kurdu kitabıyla birçok benzerlik içeriyor. 1953 yılında geçen Kar Kurdu’nda da, Amerikan Başkanı Eisenhower, soğuk savaşın dayanılmaz baskısı sonucu Stalin’e suikast planlıyor ve bir grup ajanı Rusya’ya gönderiyordu.

Kısa özete geçmeden önce yazarın notunu belirtmek istiyorum. Bu operasyon gerçekten de planlanmış ve başarılı olmasına ramak kalmış! Son anda tutuklu durumdaki bir Alman casusunun itirafı ile suikastler engellenmiş.

Operasyonu gerçekleştirmek üzere Alman askeri birimleri Abwehr ve SD tarafından bir ekip oluşturuyor. Plana göre, arkeoloji grubu kılığında Mısır’a gidecek olan bu ekip, Roosevelt ve Churchill’in kalacağı yeri belirledikten ve suikastın ayrıntılarını kararlaştırdıktan sonra Berlin’e haber verecektir. Daha sonra Roma’dan hareket eden Alman paraşütleri Kahire’ye gelerek bu planı uygulayacaktır.

3 erkek ve 1 kadından oluşan ekip büyük zorluklardan sonra Mısır’a varır ve gerekli istihbaratı yaparlar. Johan Halder ve Rachel Stern bu ekibe istemeyerek katılmışlardır. Çünkü naziler her ikisinin de aile üyelerini zindanlarda tutmaktadır ve istekleri yapılmadığı taktirde öldürülecekleri kesindir.

Suikasti haber alan Mısır’daki müttefik kuvvetleri, gelen Alman ajanlarını yakalamak için Amerikan istihbarat subayı Harry Weaver’ı görevlendirir. Yalnız burada bir handikap vardır. Harry Weaver, gelen ekipte bulunan Johan Halder ve Rachel Stern ile savaştan çok önce tanışmışlardır ve dostlukları halen devam etmektedir. Üstelik hem Weaver hem de Halder Rachel Stern’e aşıktır!

Çizginin iki tarafındaki bu insanların yaşadığı iç çatışmalar, soluk soluğa yaşanan kovalamaca ve nihayetinde romanın özünde bulunan tarihi gerçeklik, bu kitabı gerilim / macera türünü seven okuyucular için kesinlikle okunması bir eser haline getiriyor.
15.10.2006

" Yağmurlu bir gecede zemin katın kilidi kırılan penceresinden eve birileri girer. Anneye ve oğluna saldırdıktan sonra kaçmaya başlayan kızın peşine düşerler. Karanlığın ve yağmurun görüşü engellemesiyle kız karşı komşuyu uyandırmayı başarır. Ama bundan sonraki hayatı boyunca hep o geceyi hatırlayıp durur. Korkuları nedeniyle geceleri uykusuz, gündüzleri mutsuz olur. Ve bir gün korktuğu başına gelir... "

Glenn Meade’den sürükleyici bir roman daha. Bu romanı yazarın diğer kitaplarından ayıran en önemli farklardan birisi karakterlerinin birçoğunun öldürülmesi. Gözü kara bu katillerin ne kadar güçlü oldukları ve isteklerinin ne olduğu sonlara doğru anlaşılıyor. Ama o ana kadar ana karakterin cevaplaması gereken birçok soru var. Tehlikenin tam ortasında. Kime güveneceğini de bilmiyor. Kaçmak istese kaçacak yerde yok. Bulunacağı kesin. Siz olsanız ne yapardınız?

Hikaye korktuğunuz şeylerin başınıza gelmesi ana fikri üzerine kurulu. Korkuların ve endişelerin onlardan kaçarak değil ancak üzerlerine gidilmesi ile son bulacağı anlatılıyor. Büyük kısmı İsviçre-İtalya sınırında geçiyor. İsviçre resmi makamlarının disiplini ve düzenliliği ile İsviçre buzullarının hırçınlığı ve karmaşık geçitleri güzel bir hikaye ortaya çıkarmış.

Özeti ise şöyle:

Jennifer March sıradan bir avukattır. Annesi, babası ve kardeşi ile birlikte deniz kenarındaki büyük evlerinde mutlu bir yaşam sürmektedirler. Bir gece sesler duyarak uyanır. Evde birileri vardır. Biraz sonra hole çıktığında korkunç manzarayla karşılaşır: ailesi katledilmiştir.

Aradan yıllar geçer ama o gecenin izlerini üzerinden atamaz. Orta yaşlarda, çevresindekilerin ilgisini çeken güzel bir bayan olmasına rağmen o içe kapanır. Kendisini işine vererek korkularını unutmaya çalışır. Bir yandan da kayıp babasını araştırmaktadır. Çok sonra babası ile ilgili bir haber gelir. Paul March İsviçre buzullarında ölü olarak bulunmuştur. Bu da beraberinde birçok soru getirir. Orada ne işi vardı? Neden kaçak olarak İtalya’ya geçmek istiyordu? Çantasındakileri ne için kullanacaktı?..

Jennifer bir şeyler öğrenebilmek için İsviçre’ye gider. Orada birkaç kez öldürülmeye çalışılır. Tanıştığı kişilerin başına garip şeyler gelir. Sağlığı ve psikolojisi iyice bozulur. Ama en kötüsü de hiçbir sorusuna cevap bulamaz. Her şey Amerika’ya döndüğünde ortaya çıkar. Ama korktuğu da başına gelir. Yine yağmurlu bir gecede yine katiller peşinden koşarlar. Bu kez yarım kalan işi bitirmek istemektedirler.

Kitapta hiç düşmeyen bir gerilim var. Macera kusursuz. Glenn Meade bu türde ne kadar iyi olduğunu bir kez daha gösterdi. Mutlaka okumanızı öneririm.
27.08.2006

" Marka Aklı, yerel veya küresel boyutlarda faaliyet gösteren her türlü şirket için bir yol haritası niteliğinde. Sıfırdan başlanarak bir marka kültürü oluşturma, marka ismi, logosu, sloganı, vaadi, başlığı, sunumu hazırlama, müşterinin bakış açısından markayı değerlendirme ve doğru stratejileri geliştirme kitabın ana konularından. MediaCat Kitapları’ndan olan Marka Aklı, iş kurmak veya işini geliştirmek isteyen girişimciler için mutlaka incelenmesi gereken bir kaynak. "

Yazar Duane E.Knapp Dünya çapında faaliyet gösteren birçok şirkette üst düzey yöneticilik yapmış. Bu şirketlerden bir kısmının başarı öykülerine ise kitabında yer vermiş. Kitap 9 bölümden oluşuyor ve her bölümün sonunda seçkin bir markanın profili ve bölümün özeti bulunuyor. Bu nedenle kitap fazla sıkıcı olmaktan kurtarılmış ve kitaba akıcılık kazandırılmış.

Kitaptaki konular, Marka Stratejisi Doktrini olarak adlandırılan bir hareket planı üzerinden aktarılmış okuyucuya.

Bir marka tüketicinin aklında nasıl bir yere sahip olmalıdır? Bu konuma sahip olmak için neler yapmalıdır? Nasıl bir yol izlemelidir? Bu soruların cevapları ayrıntılı olarak Marka Aklı’nda yer alıyor. Dikkatlice okunduğunda fazlasıyla öğretici bir kitap. Özellikle de Citibank, Hallmark, Lexus, Whirlpool, Hampton Inn, Starbucks Coffee gibi firmaların profillerini okumak son derece zevkli.
27.08.2006

" Birkaç kuş bilimcinin leyleklere olan merakı ne kadar ilgi çekici olabilir? Veya leyleklerin göçünü izlemek ne kadar zevklidir? Cevap: Hiç ummayacağınız kadar.. "

Jean-Christophe Grangé’in hayal gücünün güzel bir örneği Leyleklerin Uçuşu. Elmas kaçakçılarının sıra dışı yöntemleri, küresel organ mafyasının akıl almaz cinayetleri kitabın konusunu oluşturuyor. Aynı zamanda Grangé bizi yine geniş bir coğrafyada geziye çıkarıyor. İsviçre’de başlayan olaylar, Fransa, Bulgaristan, İsrail, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kongo, Belçika’da devam ediyor ve Hindistan’da nihayete eriyor. Her ülkede ise olaylara karışan onlarca karakter ve kültür, kitaba ayrı bir zevk katıyor.

Olayları kısaca özetleyecek olursak..

Louis Antioche, Paris’teki bir üniversitede tarih ve felsefe üzerine doktorasını yeni tamamlamıştır. 32 yaşındadır ve işsizdir. Ailesini Orta Afrika’dayken bir yangında kaybetmiştir. O zamandan itibaren üvey anne ve babasının (Nelly ve Georges Braesler) gönderdiği yüklü harçlıklar geçimini sağlaması için fazlasıyla yeterlidir. Bir gün Braesler çifti onu bir dostları ile tanıştırırlar. Bu kişi leyleklere hayran bir İsviçreli olan Max Böhm’dür. Max, ona kısa süreli bir iş teklif eder. Yaklaşık 2 ay sürecektir ve leyleklerin göç yolu üzerinde bulunan 6-7 ülkeden geçmesi gerekecektir. Bu gezisi boyunca leyleklerin göç ederken durakladıkları yerleri incelemesi istenir. Aynı zamanda bu sene Afrika’ya giden doğu leyleklerinin neden geri dönmediklerini de bulması gerekmektedir.

Üniversitede geçen 10 yıldan sonra bu teklif Louis’e çok cazip görünür ve hemen kabul eder. Fakat bir aksilik vardır, geziye çıkacağı gün Max Böhm garip bir şekilde ölmüştür. Ölümü Hervé Dumaz isimli, geçmişi şüphelerle dolu İsviçreli bir dedektif araştırmaktadır. Louis bu ölüme rağmen geziye çıkmaya karar verir. Ve 1991’in ağustosunda, ilk durağı olan Viyana’ya doğru hareket eder.

Bulgaristan’a vardığında Max Böhm’den adresini aldığı rehberi bulur. Onunla leylekleri izleyen kuş bilimciyi aramaya gider. Rayko Nikoliç isimli bu rom kuş bilimci göçebe hayat sürer. Yakınlarından öğrendiklerine göre de kısa süre önce ormanda ölü bulunmuştur. Kalbi çalınmış ve vahşice işkence edilmiş olarak..

Louis, cesedin otopsisini yapan, ve Rayko gibi bir çingene olan Milan Çuriç isimli doktorla görüşür. Daha sonra da Bulgaristan’dan ayrılmak üzere tren garına gider. Fakat izlendiğini fark etmemiştir. Nitekim garda treni beklerken bir saldırıya uğrar. Arka mahallelerdeki kovalamaca da iki saldırgandan birisini öldürmeyi başarır. Zaman kaybetmeden, Türkiye üzerinden İsrail’e geçer.

Max Böhm ölmeden önce ondan, İsrail’de İdo Gabor isimli kuş bilimci ile görüşmesini istemiştir. Louis önce İdo’nun kız kardeşi Sarah’ı bulur. Ve Sarah’tan İdo’nun üç ay önce öldürüldüğünü öğrenir. Yine aynı şekilde, acımasızca.. İncelemeleri sırasında bir gerçeğin farkına varır Louis. Göç eden leyleklerin ayaklarına takılan halkalar vasıtasıyla Afrika’dan çıkarılan elmaslar Avrupa’ya kaçırılmaktadır. Çünkü leylekler her yıl aynı göç yolunu kullanırlar ve konacakları yerler matematik kadar kesindir.

Bunun üzerine Louis araştırmasına elmasların çıkarıldığı Orta Afrika Cumhuriyeti’nde devam etmeye karar verir. Afrika’nın göbeğindeki cangıllarda araştırmaya başlar. Ne var ki yine aynı vahşetle karşılaşır. Buradaki kabilelerden biri olan Aka Pigmelerine mensup bir kız, ormanın ortasında vahşice öldürülmüştür. Bulunduğunda iç organlarının yerinde yeller esmektedir.

Dedektif Dumaz Avrupa’da, Louis Afrika’da araştırmalarına devam ederler. Sonunda eksik parçaları bir araya getirmeyi başarırlar. Max Böhm ve Afrika’daki işbirlikçileri leylekler vasıtasıyla her yıl milyonlarca dolarlık elmas kaçırırlar. O sene doğu leyleklerinin geri dönmemesinin nedeni ise İsrail’deki İdo Gabor’un durumu anlaması ve halkalarındaki elmasları almak için Max Böhm’ün leyleklerini öldürmesidir. Bu kaçakçıları yöneten ise Dr. Pierre Doisneau, yani Louis’in öldüğünü sandığı babasıdır. Doisneau yalnızca kaçakcılık yapmakla kalmaz. Aynı zamanda kurduğu yardım kuruluşu Tek Dünya vasıtasıyla benzer doku grubundaki insanların kalplerini çalar. Bunun sebebi ise oğlu, Louis’in abisi Frédérick’i kalp hastalığından kurtarmaktır. Daha öncede abisini kurtarmak içi Louis’in kalbini ona nakletmeye çalışmıştır fakat annesi Louis’i Braesler’lere emanet ederek oğlunun hayatını kurtarmıştır.

Avrupa ve Afrika’daki bu macera Asya’da, Hindistan’ın Kalküta şehrinde son bulur. Louis bu cani ve aklını kaçırmış babasını öldürür, tüm araştırmalarını İnterpol’e teslim eder.

* * *

Kitabın Grangé’in en iyi romanı olduğu söylenebilir. Fakat bana kalırsa aynı zamanda da en fazla şiddet içeren romanıdır. Nazi toplama kamplarında yapıldığı söylenen katliamları aratmayacak türden cinayetler, kasaplıklar mevcut bu kitapta. O yüzden okumadan önce bir kez daha düşünmenizde yarar var. Kitapta anlatılanların gerçek hayatta uygulanabilirliği ise ayrı bir tartışma konusu. Mesela 90’ların başında, ormanın ortasında (kesinlikle steril olmayan bir ortamda) başarılı kalp nakillerinin yapılması. Veya Dünyaca tanınan bir yardım kuruluşunun bu denli pis işlere karışması ve bunun fark edilmemesi. Göç eden leyleklerle yapılan elmas kaçakçılığı.

Fakat su götürmez bir konuda var ki, o da kitabın hiçbir sayfasında gerilimin düşmüyor olmasıdır. Aynı zamanda ona yakın ülkede süren macerada bu kitaba has bir akıcılık kazandırıyor.
26.01.2006

" İhtilalden sonra Fransa.

Yükselme hırsı ve zengin olma hayalleriyle dolu bir taşralı çocuk. Hayattan bihaber bu çocuğun önce burjuva sınıfına, sonra soylular sınıfına kendini kabul ettirmesiyle hayallerine çok yakınlaşacağı gençlik yılları..

Sonra, beklenmedik bir felaket. Ve şimdi bu genç giyotinin önünde diz çökmüş vaziyette. Hayalleri değil, bu yüksek bıçak onu mutluluğa kavuşturacaktır."

Asıl adı Henri Beyle olan Stendhal, iki yaşanmış olaydan yola çıkarak kaleme almış bu romanı. Kendi çağındaki birçok otorite tarafından acımasızca eleştirilmiş. Kendisi ise bu tenkitlere: “1890’dan önce okunmayı ummuyorum” diyerek cevap vermiş. Nitekim öyle de olmuş. 19.yüzyıl başlarında hiç satılmayan kitapları şimdi Dünya Klasikleri arasında yer alıyor.

Romanın konusu; hayallerinden başka bir varlığı bulunmayan idealist bir gencin kısacık hayatı. Kısacık, ama başarı dolu hayatı..

Bu gencin ismi Julien Sorel. Ailesinin hor gördüğü Julien, bulunduğu küçük dağ şehrinde kendini ispat etme çabasındadır. Bunun tek yolunun da din biliminden geçtiğini düşünmektedir. Fransız İhtilali’nden sonra din adamlığı önemli bir meslek haline gelmiştir. Makamca yükselmek ve kısa sürede zengin olmak için bir takım fırsatlar sunar.

Bu küçük şehirde, Verriéres’de fark edilmesi fazla sürmez. Belediye başkanı, çocuklarının eğitmenliği göreviyle konağına alır onu. Böylece Julien, ailesinin fakirliğinden kaynaklanan engellerden bir anda kurtulur. Zira bir daha evine hiç gitmeyecektir.

Julien, yeni evinde hayatı daha iyi anlamaya başlar. Başına büyük belalar açacak aşkı da ilk kez bu konakta tanır. Ama bu aşktaki ikinci kişi, belediye başkanının karısı Madam de Renal’dir. Yakışıklı ve bilgili Julien, melankoliden çok mantık aşkı yaşar. Çünkü bu soylu ve zengin kişiler, onun yükselme ve zengin olma arzularını ziyadesiyle tatmin edebilirler. Aşkına fazlasıyla da karşılık görür Julien. Ancak bu işin sonunun iyi mi kötü mü olacağını tahmin edemez. Ve bu kararsızlığı onun ilk ciddi hatası olur.

Baskılar sonucu konaktan ayrılmak zorunda kalır. Biriktirdiği azıcık bir parası vardır. Bununla da din eğitimi almak ister ve Besançon’da papaz okuluna kaydolur. Besançon, Verriéres’ten daha büyük, daha gelişmiş bir şehirdir. Julien’e göre ise kendisini hayallerine bir adım daha yaklaştıracaktır Basençon. Ama bu şehirde geçirdiği 1 yıl, ailesiyle geçirdiği çocukluk yıllarından daha ıstıraplı geçer. Ne arkadaşları ne de öğretmenlik yapan rahipler ona hiçte iyi davranmazlar.

Soğukkanlı ve ağırbaşlı bir yaradılışa sahip olan Julien, kendisine gösterilen kötü muameleye karşı son derece temkinli davranır. Derslerdeki başarısı, kendine hâkim ve mantık dolu davranışları okul müdürünün dikkati çeker. Onun aracılığıyla da Paris’te, kralın yakın çevresinden bir asilzadenin yanında katip olarak çalışmaya başlar.

Beklediğinden daha çabuk gerçekleşmeye başlamıştır hayalleri. Ama dindar bir papaz okulu öğrencisi gibi görünmesine rağmen, fazlasıyla ikiyüzlüdür Julien. İçindeki mevki, şöhret hırsını bir türlü gemleyemez. Onun yakışıklılığı ve yeteneklerine hayran kalan Mathilde’ye (asilzadenin kızı) aşık olur. Daha doğrusu aşık olduğunu sanır. Genç Mathilde de sıra dışı bu insanı delice sevmeye başlar. Bu sevgi öyle bir boyut kazanır ki, Mathilde Julien’den hamile kalır. Şimdi bir felaket daha Julien’i beklemektedir.

Julien yaklaştığını hissettiği kötü günler için hazırlık yapmaya başlar. Zekice bir plan yapar ve Mathilde ile bunu uygulamaya başlarlar. Sonunda da istediklerini elde ederler. Asilzade, kızını Julien ile evlendirmeye razı olur. Ama kızını bir taşralı ile evlendireceği için soylular arasında küçük düşmekten korkar. Bu yüzden de genç Julien’e soyluluk nişanı verir, onu paraya boğar. Julien bu zaferi karşısında şaşkına döner ve kendiyle gurur duyar. Hayatındaki bu zaferleri, hayranı olduğu Napolyon’un başarılarıyla eşdeğer görür.

Bu gelişmeler yaşanırken, asilzade Julien hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek ister. Verriéres’teki Madam de Renal’e mektup yazar. Madam de Renal ise, böyle bir evliliği duyduğunda küplere biner. Julien’in yükselme hırsını, zengin olma hayallerini, ikiyüzlülüğünü bir bir anlatır asilzadeye. Bunu haber alan Julien ise, belki hayatında ilk defa öfkesine hakim olmaz.

Bundan sonra Julien Verriéres’e gider. Bir Pazar ayini sırasında Madam de Renal’e 2 el ateş eder. Oracıkta yakalanır ve gözaltına alınır. Yargılanma süreci başlar. Kurşunlardan biri ıskalamış, diğeri ise Madam de Renal’i öldürmeye yetmemiştir. Hızla iyileşmeye başlayan kadın, Julien’den nefret edeceğine, bu asil davranışından dolayı onu daha çok sevmeye başlar. Artık Julien’i kendisinden ve çocuklarından daha fazla düşünmeye başlamıştır.

Julien giyotine gönderilir. Hayatı boyunca tek korkusu başarısız olmak olan bu gururuna düşkün genç, hayat sınavını kaybetmiştir. Yinede gücünü yitirmez, ölümü şeytanla bir düello olarak görür. Kazananın belli olduğu bir düello.. Halkın gözyaşları önünde başı gövdesinden ayrılır. 3 gün sonra Madam de Renal’de intihar eder. Mathilde ise şerefi iki paralık olmuş bir şekilde, karnındaki çocuğu ile babasının yanına döner. Foque ise can dostunun son dileğini yerine getirir ve onu Verriéres’e bakan dağdaki küçük mağaraya gömer…

Hüzünlü bir son. Stendhal olay örgüsünü ustalıkla aktarmış okuyucuya. 55 bölümden oluşan romanda, kimi zaman mantık hatalarıyla karşılaşsakta, bir çırpıda okunan, hayalperest bir gencin kısacık hayatını konu alan başarılı bir dünya klasiği Kırmızı ve Siyah.

Kırmızı; Tutkusu, hırsı ve hayalleri,
Siyah; Karanlık emelleri, ikiyüzlü kişiliği için.