Toplam yorum: 3.285.281
Bu ayki yorum: 6.807

E-Dergi

econozzy Tarafından Yapılan Yorumlar

19.10.2001

Tıpkı Borges'in kurgularını hatırlatan bu Çin öyküsü, 'Ezginin Günlüğü'nden tanıdığımız Hüsnü Arkan'ın 'Ölü Kelebeklerin Dansı' adlı öykü kitabının esin kaynağı. Sanrılar ve düşler içinde, hangisinin gerçek, hangisinin rüya olduğunun belirsizleştiği bir ölünün günlüğü...

Bir akşam, Haldun arkadaşlarıyla birlikte lokantada oturmaktadır. Hepsi GPB örgütünün, yani Gönüllü Postacılar Birliği'nin üyeleridir. Haldun bir ara tuvalete gider ve midesinde duyduğu yanma hissiyle yere yığılır. Ayıldığında etrafında ne bir lokanta, ne arkadaşları, ne hiçbir kimse kalmamıştır. Haldun toparlanarak arkadaşlarıyla kaldığı eve yönelir, ama onlardan da hiçbir iz yoktur. Sanki herşey bir vakuma gömülmüştür. Bütün bunlar Haldun'a bir düşün içinde olduğunu düşündürür. Bu arada karanlık içinde ortalıkta yanan tek ışığı görür ve oraya gider. Kapının yanına geldiğinde, şu yazıyla karşılaşır: 'Her türlü anlayış, anımsama ve bilinç uyanışı için ücretsiz hizmet... Doktor Sematyen'... Doktor Sematyen, GPB'nin beş yıl önce kanserden ölen efsanevî kurucusudur.'

Yaşadığı bu şey bir ölüm mü, yoksa bir rüya mı? Yanında kalmaya başladığı Doktor Sematyen, hâlâ durumu anlama zorluğu çeken Haldun'a 'yeni gerçekliği' anlatmaya çalışır. Bu yeni durumu Haldun şöyle algılar: 'Şimdi eski bir giysiyim. Ruhumu bir askıya geçirip dolaba kaldırdılar. Arada bir kendi kendime mırıldanıyorum: ben ölmedim, hayır öldüm, hayır düş görüyorum, evet düş görüyorum, evet öldüm, hayır ölmedim...' Artık bir günlük tutmaya karar verir; çünkü 'hayat gibi ölüm de bir alışkanlıktır.

Ölü Kelebeklerin Dansı işte bu günlüğün onaltıncı gününden itibaren başlıyor.
19.10.2001

İspanyol yazar Arturo Perez-Reverte'nin 4. romanı Dumas Klubü, pek de aşina olmadığımız bir mesleği icra eden bir kitap avcısı- detektifin, Lucas Corso'nun üstlendiği iki ayrı görevi anlatıyor. Bir taraftan zengin bir kolleksiyoncunun intiharına yol açan bir elyazmasının gerçekten "Üç Silahşörler"in yazarı Alexandre Dumas'a ait olup olmadığını araştırıyor, diğer taraftan da Lucifer'in bizzat yazımına yardım (!) ettiği sanılan "Dokuz Kapı" adlı bir el yazmasının kopyaları arasındaki gizemi çözmeye çalışıyor. ..

Gerek örgüsü, gerek kahramanları itibariyle bir polisiyeyi andıran roman, türün sevenlerinin alışık olduğu gizemli müşteriler, sinsi kötü adamlar ve kadınlar, acımasız ve duygusuz görünmesine rağmen özünde (!) iyi yürekli bir hafiye, çözüldüğünü düşündükçe dolaşan düğümler gibi "olmazsa olmaz" ları içerdiği gibi "kitap"ı temel alarak Avrupa tarihinin çeşitli katmanları arasında ciddi bir geziye sürüklüyor okurunu. 1600'lerde Venedik'te üç nüsha basılan bir satanist kitabın tarihi araştırılırken, hem dönemin yazın ortamını, hala kudretli olan engizisyonun etkilerinden kurnazca sıyrılmaya çalışan basımcıları hem de günümüzde satanizmi bir hobi olarak takip eden bize yabancı bir kitleyi tanıtıyor. Şimdi "en fazla 70 sene dayanan odun-saman selülozundan" yapılan kitapların aksine yüzlerce yıl dayanabilmesi için ipek selülozundan kağıtlara basılan ortaçağ kitaplarının üretim ve ciltleme teknolojisi konuya uzak olanlar için bile ilginç olabilecek bir şekilde anlatılıyor. Diğer tarafta ise "Üç Silahşörler" yazarı Alexandre Dumas'ın eserlerine ve özel yaşamına dek uzanan bilgiler bir süre sonra raslantılar sayesinde birbirinin içine giriyor.
19.10.2001

Çıkaracakları dergiyi tanıtmak için gelen üç arkadaşla sohbet ediyorduk. 'Ne batıya ne de doğuya sırtımızı döneceğiz. İkisine de yabancı olmadığımızı göstermeye çalışacağız. Bugünün gençlerinde böyle bir potansiyel var' diye konuşurken birden 'Bir de Kaybedenler Kulübü var, Kadıköy'de yükselen bir dalga,' dedi aralarından biri; 'haftada dört beş kitap okuyorlar ama sadece beat ve bilimkurgu, üstelik İngilizcelerini... Başka ilgilendikleri bir şey yok. Beyoğlu'nu geçecekler.'

Arkadaşların kastettiği potansiyel bu kaybedenler değil, sanırım. Arka arkaya söylendiği ve üstelik de bir 'öteki' yaratıldığı için yanlış anlaşılabilecek ifadelerin, yaratmaya çalıştıkları formatla ilgisizliğinin farkında olmalılar.

Bir entellektüel alternatif olabilir mi bu kaybedenler?

Kaybedenler Kulübü 'bir nevî radyo programı'ile tanındı. Oysa gerisinde, hâlâ da yayıncılık hayatını sürdüren 6.45 var. Şimdi ise bir güruh gencin peşinde ya da içinde -mümkün mü?- olduğu sanal bir kulüp. Hayatta yenilmişlerin sesi, 'neo eksistansiyalist ve pesimist'. '70'lerin gençleri gibi, ne anlama geldikleri ve ne oldukları tartışılamayan birtakım değerlerden mahrum, 'postkapitalist' çağın; 'haplanmış' gibi konuşan, 'cool' adamları dinleyerek, onlarda kendilerini, çözümsüzlüklerini, standart hayatta tutunamamışlıklarını, bu aptal dünyadan nefret etmelerini, güneşten mahrumiyetlerini bulmaları sonucunda sessizce yükselip, entellektüel ortamlarda bile tartışılan, (daha doğrusu, aşağılanan) bir program.

19.10.2001

Bernard Mickey Wrangler ya da nâm-ı diğer 'Ağaçkakan' bir kanun kaçağıdır. Ancak onu diğer kanun kaçaklarından ayıran en önemli etken, felsefesidir. Ona göre kanundışılık insanın kendi bireyselliğini ortaya koymasında en önemli unsurdur. Yalnız kanundışı yaşayanlar tam anlamıyla özgür olabilirler. Ağaçkakan felsefesini şu satırlarla ifade ediyor. (Bir gazeteci Ağaçkakan gibiler için af çıkarılmasını savunmakta ve onun bir kurban olduğunu söylemektedir): 'Kurban mı? Bir suçlu ile kanun kaçağı arasındaki fark, suçluların sık sık kurban olması, kanun kaçaklarının ise asla kurban olmamasıdır. Hatta gerçek bir kanun kaçağı olma yönünde atılacak ilk adım, kurban edilmeyi reddetmektir. Diğer insanların kanunlarına tâbi yaşayan tüm insanlar kurbandır. Açgözlülük, öfke ya da intikam nedeniyle kanunları çiğneyenler kurbandır. Mevcut kanunları, kendi kanunlarını getirmek için devirenler kurbandır. (Devrimcileri kastediyorum). Ancak biz kanun kaçakları kanunun ötesinde yaşarız. Yalnızca kanunda yazılanların ötesinde yaşamakla (pek çok işadamı, pek çok politikacı ve tüm aynasızlar bunu yapar) kalmaz, kanunun taşıdığı ruhun ötesinde yaşarız. Demek ki, bir anlamda toplumun ötesinde yaşarız. Ortak bir amacımız varsa eğer, bu toplumun doğasını altüst etmektir. Başarı kazandığımızda evrenin canlılığını yukarı çekeriz. Başarısızlığa uğradığımızda bile birazcık yukarı çekeriz onu. TNT'nin büyüsüne âşığım. Ne güzel konuşur TNT! Yankılanan gümbürtüsü, şaklaması, vak vak diye ötüşü yeryüzünün tutku iniltisinden nadiren daha az güçlüdür. Zamanlaması iyi yapılmış bir dizi patlama, zelzele korosuna benzer (...) Kamu binalarının nihayet kamulaşmasına, kapılarının vatandaşlara, yaratıklara, evrene açılmasına âşığım. Evet o bayat kanun kaçağı mitosuna âşığım. Kanun kaçağının o utangaç romantizmine âşığım. Kanun kaçağının siyah gardrobuna âşığım. Kanun kaçağının o çatlak gülümsemesine âşığım. Kanun kaçağı gemisi akıntıya karşı ilerler ve ben bu duruma âşığım. 'Özgürlük kanunsuz hale getirilince sadece kanun kaçakları özgür olacak'; ben bu lâfa âşığım. İnsanoğlunun iyileşmesini beklemeye razı olmayan kanun kaçağı sanki o gün gelmiş gibi yaşar ve ben en çok da bu duruma âşığım. Kibritler olduğu sürece fitiller de olacaktır. Fitiller olduğu sürece hiçbir duvar emniyette değildir. Her duvar tehdit altında olduğu sürece dünyalar kadar şey olabilir. Kanun kaçakları hayat süpermarketlerindeki konserve açacaklarıdır.'

19.10.2001

Yaşlı köylü kadının İstanbul'da yaşayan avukat sorunu (Genç Ali Osman), büyük ninesini ziyaret için Gelibolu'ya gelince, yabancı kadın uzak akrabası olduğuna inandığı bu genç adamın tarihi yeniden okumak, yeniden yorumlamak tezleriyle, karizmatik albenisi arasında sıkışır, bocalar. Aralarındaki duygusal gerilim, her ikisinin de büyük dedelerinin aynı savaşta birbirlerine karşı savaşan iki düşman asker mi, yoksa bir Türk askerinin şehit olmadan önce tesadüfen kurtardığı, aklını kaçırmış bir Anzak askeri miolduğu sorusuna yoğunlaşmalarını güçleştirir. İki gencin Büyük dedelerinin izlerini sürerken yaşadıkları aşk, romanın can alıcı gizemini çözmekte beklenmedik açılımlar yaratır. Ve geldikleri noktada evrensel bir soruyla karşılaşırlar: Eğer aynı adam aynı savaşta iki düşman ülkede savaş kahramanı olmuşsa, 21. y.y. insanlığı bunu kabul edebilecek kadar gelişmiş midir? Yoksa bazı sırlar sonsuza kadar korunmalı mıdır?