Toplam yorum: 3.285.374
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

econozzy Tarafından Yapılan Yorumlar

19.10.2001

Orhan Pamuk bu eserinde aslında bir cinayet öyküsünü işlemiş.Kitapta Üç hattatın yaptıkları resimlere bakarak cinayeti çözmeye çalışıyorsunuz.Ancak çok fazla betimleme kullanıldığı için dil eseri sıkıcı bir havaya büründürmüş.Detaylarla ilgilenmeyi sevmeyenler için ideal bir kitap değil.
19.10.2001

Ramses Mısır uygarlığını anlatan mitolojik yönleri de barındıran etkileyici bir serüvenin öyküsü.Olayların büyük bir gerçeklik çerçevesinde oluşu kitabı daha da çekici kılıyor.Bu yüzden sadece Mısır tarihi ile ilgilenenlerin değil herkesin büyük bir zevkle oluyabileceği akıcı bir kitap..
19.10.2001

Yaralı Kalmak, bir yandan romandaki yazarın yazma sıkıntılarını anlatıyor, diğer yandan o yazarın 12 Eylül Darbesi'nin hemen ardındaki günlerde sürekli "kanayan" iç dünyasında dolaşıyor. İbrahim Yıldırım'ın bir gölge yazar olmayı sevdiğini, kendisini “Kuşevi'nin Efendisi” romanının duvar işçisi olarak takdim ettiğinde anlamıştık. Bu kez de "Yaralı Kalmak"ın girişinde, bir arkadaşına ait, "ruhu kanayan birinin aşk, şiddet ve yazı üzerine notları" adlı el yazmalarını düzenleyerek oluşturduğunu söylemiş metnini.

Taşradan gelip İstanbul'da Aksaray'da bir otele yerleşen Müşfik'in hayatından kısa bir döneme tanık oluyoruz. 12 Eylül sonrasının karanlık ve yasaklı günlerindeyiz. Kahramanımız da pek çok insan gibi illegale geçmiş/düşmüş solcu bir genç; Ankara'da felsefe okumuş. Büyük kente üniversiteye gidip memleketine, taşra hayatına döndüğünde uyumsuzluk yaşamış, -açıkça vurgulanmayan, ama sezdirilen- siyasi ilişkileri nedeniyle bu kenti de terketmek zorunda kalmış. Ne var ki aşık olduğu E..'yi terk edememiş bir türlü...
19.10.2001

Kum Saatinde Kumkapı” adlı öykü kitabında on bir öykü yer alıyor. Genellikle yazarın da mensubu bulunduğu Ermeni cemaatine dair öyküler bunlar. Basit, sıradan insan yaşamlarını, gündelik yaşantının tekdüzeliği içerisinde işlemiş Jaklin Çelik. Zaman zaman Türkler ve Kürtler de katılıyorlar öykülere, ama etnik kimliklere yönelik bir vurgu yapmıyor yazar. Aslında öykülerde yer alan karakterlerin isimleri Kayane, Azat, Arşaluys, Onnik veya Yerçenik olmasa, Anadolu’da yüzlerce yıldır yaşayan bu etnik gurubun gündelik yaşantılarını Ahmet’lerden, Hasanlar’dan, Ayşe’lerden, Fatma’lardan ayırmak da mümkün olmayacaktı.

Zaten nasıl mümkün olabilir ki koskoca İstanbul’un giderek yoksullaşan bir semtinde geçim sıkıntıları içerisinde ayakta kalma savaşı veren insanların farklılaşması? “Deniz Mıgırdiç’in, Gökyüzü Sarkis’in” öyküsündeki Balıkçı Mıgırdiç ve Demirci Sarkis gibi, her yerde aynı şekilde yaşlanıp, geçmişi özlemle anmıyor mu insanlar? Veya “Kadınlar Koğuşu”nda anlatılan akıl hastanesindeki dram farklı yaşanabilir mi dinler, ırklar farklı olduğunda? Ya da, “Taze Gelin” adlı öyküdeki Suren Amca’nın doğduğu topraklara; Duron’a, yani Muş’a olan düşkünlüğünü, hiç dinmeyen özlemini dile getirdiği ve “İsa bilir, Meryem de şahidim, Sıyırır ağaç köklerini, yakmadan akarım Muş ovasına” sözleri ile biten dizeler, doğduğu topraklarından kopmak zorunda kalan; dili, dini, ırkı, cinsiyeti ve kopma nedeni ne olursa olsun, her insanın paylaştığı duyguları dışa vurmuyor mu? Birlikte söylemiyor muyuz “Sarı Gelin” türküsünü?

19.10.2001

1873 yılında, Abşeron yarımadasında Baku’ye bağlı ilçelerden Balahanı’daki petrol işletmelerinde çalışan yazarın büyük dedesi Cevat Ahundov’un işinden atılmasıyla başlıyor bu uzun hikaye. Rusya’nın ekonomik, siyasal ve toplumsal karmaşası içerisinde, devrimci düşüncelerin ve insan tiplerinin yavaş yavaş serpildiği bir dönemde ailesini güçlükle geçindiren Cevat’ın evi, oğlu Esadullah’ın doğmasıyla şenlenir. Küçük yaşta babasını kaybeden Esadullah, kısa süreli bir molla mektebinin ardından kuyumcu ustalığı sayesinde kurtulur yoksulluktan. Rusya’daki Bolşevik hareketine paralel olarak Azerbaycan’da da bağımsızlık, özgürlük, ulusal kimlik düşüncelerinin yayıldığı bu yıllarda, Çarlık polisinin baskılarına rağmen, Esad da katılır muhalifler arasına. Üstelik annesinin isteğine uymuş ve evlenmiştir de...

Romanın bundan sonraki bölümlerinde, Azerbaycanlı aydınların halklarının bağımsızlığı uğruna giriştikleri mücadeleyi anlatıyor İldeniz Kurtulan. Bir kısmı Ekim devrimine bağlanmış, bir kısmı Sovyetlerin gölgesinden rahatsız ve önemli bir bölümü de Müslüman kimliğine sarılmış aydınlar ve onların öncülüğünü yaptığı halk kitleleri, kanlı bir savaşın içine düşüyorlar. Osmanlı topraklarındaki Ermeni sorunu, Azerbaycan’a fazlasıyla yansıyor. 20.yüzyılın başlarında, halkların birbirine olan kin ve nefretini; “kudurmuş bunlar dedi. evlerin kapısını kırıp giriyorlar, herkesi öldürüyorlar.. Savaş mı bu? Evdeki çoluk çocuğun günahı ne? Bunların hepsi cani! Gözlerimle gördüm, kundaktaki bebekleri süngülediler, bu yetmedi, süngü üstünde gezdirdiler, bu vahşete akıl erdiremiyorum” tarzında cümlelerle bütün çıplaklığı ile sergiliyor yazar