Toplam yorum: 3.285.044
Bu ayki yorum: 6.570

E-Dergi

econozzy Tarafından Yapılan Yorumlar

11.10.2001

Roman kahramanı Çınla'nın yaşamını daha doğrusu yaşayamamasını anlatıyor yazar. Zengin bir ailenin iyi eğitim görmüş kızıdır O. Sol hareketlerde aktif rol oynayan, yakalandığında işkence gören ve kendisi gibi zengin bir ailenin çocuğu olan Özer'le evlidir. Yazar böyle tanımlamış Özer'i ama Özer'in geçmişinin olup bitenlere pek hükmü yok. O, romanın iyi karakteri olarak öylece duruyor. Aslında kadının hep birlikte olmak istediği, nedense olamadığı kocası Özer, bu romanın tek aklı başında kişisi.

Bir yandan kocasını seven Çınla, fırsat buldukça başkaları ile de cinsel birliktelikler yaşar. Bir gecelik, hatta bir kaç dakikaya sığan ilişkilerdir bunlar. Yenilmiş insan tipi örneklerinden doktor Nurcan; sevgilisine deli gibi aşık, ama kendini beğenmiş ünlü bir şair olan Arman'dan hiç yüz bulmayan, hatta aşağılanan bir kadın. Arman'dan kurtulmak isteyen Nurcan'ın İstanbul'u terkedip Erzurum'a yerleşmesi, Çınla'da Arman'la tanışmak merakını uyandırır. Sürekli geçmiş ve bugün arasında gidip gelen öyküde, Çınla'yı aniden Arman'ın karısı olarak görüveririz. Bu kez sürekli Özer'i sayıklamakta, Arman'dan neredeyse nefret etmektedir.

Romanın yan öyküleri olarak Çınla'nın ailesinin garip yaşantısı, Çınla'nın "bohem" arkadaş gurubu yer alıyor. Bir de, işkencede tecavüze uğradığı için intihar ettiği sezdirilen Yeliz... Ancak bir türlü anlaşılamıyor Çınla ile Yeliz arasındaki bağ. Aslında Çınla'nın bu duyarlılığını hiç çözemedim. Gündelik hayatı tam bir çöküntü içinde geçen ve bencil biçimde hazzı arayan Çınla'nın arada bir "ah Yeliz" diye yakınması, doğrusu romanda trajik değil komik bir unsur oluyor.

10.10.2001

İç içe geçmiş birkaç öyküden ve artık geçerliliğini yitirmiş insani değerlerden oluşan romanı özetlemenin zor olduğunu söylemeliyim. 1940’lı yıllarda, Orta Anadolu’da yaşanan yokluk ve yoksulluk günlerinde, eşkiyalıktan dönme kasaba zengini ile eşkiyalığı mecburen sürdüren Osman arasında kan davasına dönüşen çekişmenin; köylünün, kasaba halkının, eşrafın ve devlet görevlilerinin de bu çekişme etrafında saf tutuşunun bir tablosunu çiziyor yazar. Öyküde yer alan tiplemelerin bireysel tarihleri sayesinde ise, gerilere; I.Dünya Savaşı sırasındaki trajik olaylara, bölgedeki Ermeni meselesine değiniyor.

Klasik gerçekçi anlatım tekniği ile, yakın tarihin gerçekçi bir tasvirini amaçlamış Süleyman Sağlam. Elbette romana giren olaylar ve oluş biçimlerinin yazarın tarih algısında bir gerçekliği var. Ne var ki, bu tarihsel geri plan oldukça tartışmalı görünüyor. Geçmiş bugünün ideolojisi ile canlandırılıyor. Yazarın “techir” yorumlarında hiçbir yenilik yok; resmi tarihin Ermeni meselesi maddesini alıp ekleyivermiş öyküsüne. “Gün geldi, devir değişti. Ermeniler azıttılar, Ruslarla bir olup Osmanlı toprağında devlet kurmaya kalktılar(...) Osmanlı zor durumlardan kurtulmak için çareyi bunları uzak topraklara sürmekte buldu” biçiminde özetlenecek tarih tezini kısa bir yazıda tartışmak niyetinde değilim. Ancak, yazarın kendi görüşlerinin doğruluğunu daha iyi kanıtlamak için, varını yoğunu terkedip Kayseri’den kaçan bir Ermeni tüccara “biz bu memlekette çok rahat yaşadık. Dediğin gibi askerlik yok, vergi yoktu. İdare bizde, ticaret bizdeydi, ama değerini bilemedik. Olan oldu, şimdi cezasını çektiriyorlar” sözlerini telaffuz ettirmesi, hem estetik hem etik sorunlar yaratıyor. Anadolunun bir çok yerinde olduğu gibi Kayseri’de de pek çok servetin kaynağında terkedilmiş dükkanlar, gömülmüş altınlar, el koyulmuş topraklar olduğunu hiç kimse gizlemediği halde, Süleyman Sağlam, kendisine emanet edilen altınları yıllarca saklayıp Ermeni sahiplerine teslim eden ama öykünün bütününüyle de organik bir bağı olmayan namuslu tüccar tipini öne çıkararak, klasik gerçekçi romanın “tip” öğesini zedeliyor. Bir öykü anlatmaktan çok, bir kentin-bir toplumun bilinç altını temizliyor sanki.
10.10.2001

Vetala, hintçede hortlak anlamına gelen bir sözcük. Her ne kadar yazar bu sözcüğün batıdaki vampirin karşılığı olduğunu söylese de, Brom Stroker’ın vampiri ile yakın bir akrabalığı yok. Vetala, ölmüş insanların bedenine giren kötü bir ruh. Belki Batı kültüründe tam bir karşılığı yok ama, Türk masallarına hiç de yabancı değil bu korku figürü.

Tarih boyuca, insan toplulukları korkuları ile başetmenin yolunu, korkuyu kültürel motifler biçimine dönüştürmekte, onları bir tür ehlileştirmekte bulmuşlardı. Bu tarz yöntemlerle, korku, ürperti, dehşet veren doğaüstü varlıklar bir kez ele geçirildileri mi, artık başkaları -korkuları henüz sürenler- üzerinde boyun eğdirme aracına dönüşürler. Kimi zaman halkı titreten canavarı dize getiren kralın gücünün meşruluğunu onaylatmak, kimi zaman toplumu bir arada tutacak ahlaki değerleri yerleştirmek için üretilir korku hikayeleri.

Hint mitolojisinden çıkıp gelen Vetala da benzer bir işlevi yerine getiriyor. Her hikayenin sonunda kendisini -sözünde durmak adına- sırtında taşıyan krala bir soru yönelten hortlak, böylelikle onun bilgisini ve erdemini sorguluyor. Elbette Hintlilerin efsanevi kıralı Vikrama’nın bu zorlu sınavdan yüzünün akıyla çıktığını söylemeye gerek yok. Belki de, -o tarihsel dönemde- insanların kanını donduracak gecede, hortlakla “dansetmekten” korkmayışını hikaye ettirmesi, yani öykünün kendisi yaratıyor efsaneyi.

*Binbir Gece Masalları”nı, “Dede Korkut Hikayeleri”ni, “Keloğlan”ı ya da “Çin mitolojisi”ni bilenler için tanıdık gelecek bir anlatım tarzı var bu hikayelerde. Tanrılar, insanlar, kötü ruhlar, kumarbazlar, din adamları, krallar; iyilik ve kötülük, ahlak ve ahlaksızlık, bilgi ve cehalet karşıtlıkları içerisinde bir araya geliyorlar. Doğu’ya dair ilginç inançlar da hemen kendisini belli ediyor. Hint kültürü özelinde, insanların ölüm korkusuyla başetme mücadelesine dair bir çok motif arasında, mesela; bir ölünün büyü yoluyla kendi küllerinden dirilivermesi -bir kaç- öyküde olağan bir şey olarak anlatılıyor.

Kitapta verilen bilgilerden, Vetala öykülerinin bir çok Avrupa diline çevrildiğini ve Boccacio’nun 14.yüzyılda yazdığı “Decameron”da benzer temaları kullandığı anlaşılıyor. Grimm kardeşler aracılığıyla da, Batı kültürüne masallar biçimine katılıyor Hint inanışları. Böylelikle, çok uzak olsalar da kültürler arasındaki etkileşimi, daha çok da Doğu mitolojisinin Batı’da yeniden üretilişini gözleyebiliyoruz. Ne yazık ki, farklı kültürlerden bir çok öğeyi kendi kültürüne eklemekte bir sakınca görmeyen, hatta onlarla daha da zenginleşen Batı, Doğu’yu “ötekileştirme”yi tercih ediyor hala.

Hayvanlar alemine dostça bir yaklaşım var Hint anlatılarında. Belki de en dehşet verici, tehlikeli yaratık gözüyle bakıldığından, hikayelerde yılanlar da insanileştirilmiş, -bizim şahmeran- gibi kendi krallıklarının hüküm sürdüğü bir medeniyet içerisinde, okuduğumuz hikayelerin kahramanları ile dostane ilişkiler kuruyorlar. İnsanın doğa ile kendisi arasında kesin bir ayrım yapmadığı, doğayı nesneleştirip doğadan yabancılaşmadığı bir zamanda ve mekanda, bizi belki korkutmayan ama bize korkunun kaynaklarını gösteren “Hortlağı 25 Öyküsü”, sözlü anlatının bütün akıcılığını barındırmasıyla da ilgi çekici.



10.10.2001

Kırık, hüzünlü bir öyküsü var romanın. 12 Eylül öncesinde faaliyet gösteren bir siyasi hareketin üyelerinin, 80 öncesinde başlayıp 90’lara kadar süren hayatlarını konu edinmiş Metin Celal. Türkiye’de yeni bir ekonomik anlayışın yürürlüğe konduğu, hayali ihracattan köşeyi dönen vurguncuların iş adamı kılığında dolaştığı, çetelerin meşru kolluk gücü olarak kabul edildiği, toplumsal yapıdaki erozyonun dört bir yanı sardığı ve darbenin şiddetine maruz kalan devrimcilerin hayata yeniden tutunmaya çalıştıkları -o bildik- tarihlerde İstanbul’dayız. Yazar, Sezen ve Ayşe ile tanıştırıyor bizleri. Hem aynı üniversitede asistan olarak çalışan hem de aynı örgütün militanı olan bu iki genç kadından Sezen, eski sevgilisi Ali’ye yataklık yapmaktan tutuklanmış, kısa bir süre sorguda kalmış, önüne konan ifadeyi imzaladığı için -arkadaşlarından- muhbir/itirafçı damgası yemiş, öte yandan üniversiteyle de ilişkisi kesilmiş, düş ve gerçek arasında yaşar haldedir. Bir çatışma sonucu vurulan ve örgütten ayrılan Ayşe ise içeri düşmemiş, ancak yeni yaşama da ayak uyduramamıştır. Geçmişi onların belleklerinden yansıtır Metin Celal.
10.10.2001

Genel olarak tarihi olayların yanına fazlaca sokulmayan Türk romanı, son yıllarda yaşanan "düşük yoğunluklu savaş" haline de hemen hiç yer vermiyor. Kürt yazarlar da farklı bir görünümde değillerdi yakın zamana kadar. Mesela Faik Bulut; "günümüz gerçekliğine baktığımızda, Türkiye uyruklu Türk ve Kürt aydınlarının; Güneydoğuda -İran ve Irak bölgeleri de dahil- yaklaşık yirmi yıldır süren savaşın, yakılan köylerin, Halepçe gibi katliamların, sayısı milyonları bulan göçlerin yansıdığı sanat yapıtlarını üretemediklerinden” yakınmıştı “Ehmede Exane” incelemesinin girişinde.