Toplam yorum: 3.285.044
Bu ayki yorum: 6.570

E-Dergi

econozzy Tarafından Yapılan Yorumlar

10.10.2001

Türkiye’de en tanınmış detektif tiplemelerinden birisidir Sherlock Holmes. Elbette dünyada da öyle... Ama, yazarı Sir Arthur Canon Doyle için aynı şeyleri söylemek mümkün değil; kendi ülkesinde “Sir” ünvanı ile onurlandırılmışsa da, yarattığı tipin gölgesinde kalan yazarlardandır o. 1887 yılında doğan bu olağan üstü dikkatli, soğukkanlı,keskin zekalı ve ne yazık ki uyuşturucu bağımlısı detektifin Osmanlı’dan bu yana, Türkçeye sıklıkla tercüme edildiğini biliyoruz. Ancak, çok az Sherlock Holmes macerası özenli bir baskıya sahiptir. Genellikle küçük boyutlarda üretilip, kötü bir dille kısaltılarak çevrilen bu kitaplar, bir karton kapaktan bile mahrum kalmışlardır. Geçtiğimiz yıllarda Metis yayınlarının iyi bir çevirisine tanık olmuştuk. 1999’da ise, Canon Doyle’un değil ama onun hayranlarının ürettikleri ilginç bir Sherlock Holmes macerası yayınlamıştı Sarmal yayınevi. Martı yayınları daha da ciddiye almış Canon Doyle’u ve kahramanını. Gerek çeviri, gerek baskı kalitesi olarak Türkiye’de basılan en güzel Sherlock Holmes öyküleri bunlar.
10.10.2001

Gölgesizler”, gerçeküstücü anlatım tarzıyla, düşle gerçeğin birbirine karışmasıyla, sonuç veren büyüleriyle ve fantazyanın gerçek hayatla kurulan ilişkisiyle, Latin Amerika romanına, ya da Salman Rushdie’nin “Geceyarısı Çocuklarına” oldukça benziyor. Sanki bir rüyasını anlatıyor Hasan Ali Toptaş. Anadolu’nun bir köyünde aniden kaybolan bir adamın, Cıngıl Nuri’nin ne olduğu sorusu yanıt bulmadan, köyün güzel kızı Güvercin buharlaşıyor bu kez. Meseleyi çözmeye çalışan ve kente giden muhtardan da bir haber alınamıyor. Cıngıl Nuri yarım aklıyla dönüyor köye, Güvercin ise hamile olarak. Muhtar köy odasında kendini asmış bir halde bulunuyor. İlk bakışta meraklı bir hikaye gibi görünürken, anlatılanların pek önemli olmadığını, her şeyin kısa bir zaman aralığında yaşandığını fark ediyoruz. Romanın bitiminde her şeyin bir rüya olduğunu düşünsek bile, bir sonu da yok aslında öykünün; tıpkı hayatın kendisi gibi...
10.10.2001

Bir yazarın gerçekçiliği ile klasik gerçekçi anlatım tarzı sık sık birbirine karıştırılır. Tarihsel, toplumsal ve siyasal olayların edebiyata yansımasına gerçekçilik diyoruz ama bu gerçeklerin edebi metne mutlaka hayatta olduğu gibi yansıması gerçekçiliğin tek yöntemi değil. Kafka'nın allegorileri, Poe'nun kabusları, Tolkien'in fantazileri de bir gerçeği yansıtır; bazen doğalcı yazarların gerçekçi tasvirlerinden çok daha çarpıcıdır onların gerçeküstü dünyaları!

Bir çok yazar, insanlar arası ilişkileri, olayların ardındaki çelişkileri ve gerçekliği, yanılgıyı da işin içine katarak mizahi bir uslupla anlatılır. Soğuk yani ironik bir tarzdır bu. Hem gülümser hem de irkiliriz. Ersan Üldes de bu yöntemi seçmiş. Çırağına karşı giriştiği şiddet ve tiksinti dolu tacizini mazur göstermek için bütün yılışıklığı ile geveleyen market sahibi ve onun, medyanın da katılımı ile giderek komikleşen öyküsü, okuyucu için bir trajediye dönüşüyor. Adaletin tükendiği, güçlünün zayıfı ezdiği bir toplumsal düzen çırılçıplak görünüyor komik olan durumun ardından.

Romanda yer alıp adı ile anılan yalnızca Ahmet var. Belki tüm karakterler arasında olduğu gibi yaşayan, başka kimliklere bürünmeyen bir tek o olduğu için. Diğerleri ise; "yazar, kadrolu, güzellik, parmak yalayıcısı, onikilik, avukat, cinaslı kafiye" gibi nitelemelerle ve niteliklerine uygun kişilikleriyle boy gösteriyorlar. Adlandırılmamışlar çünkü bireyleşememişler. Tek bir özellikleri ile yaşayan derinliksiz kişiler bütün bu insancıklar.

Romanın "Hukuk Kuşu" bölüm başlığı altında anlatılanlar ise hiç bir mizah içermiyor. Yazarın bir askerin ağzından naklettiği Siirt kırsalında yaşananlar, son yıllarda güney doğudaki savaşa dair edebiyata yansıyan en kanlı sahneler..! Ne var ki, kısa bir romana, bu coğrafyada olup biten hadiselerin birden fazlasını sığdırmak oldukça zor. İnsani, toplumsal ve kurumsal ilişkilerin, medyanın ve adaletin giderek yozlaşmasını, hem devletin bireylere hem de bireylerin birbirine karşı giriştiği şiddetin ürkütücü boyutlarını sergilemek isteği, sözkonusu toplumsal görüntülerin derinlerine inilememesine neden olmuş. Ancak, şaşırtıcı bir akıcılığı, anlatmak istediklerini kolaylıkla ifade eden canlı bir dili var Ersan Üldes'in. Benzetmeler, imgeler ve nitelemelerle zenginleşen kişi ve durum tasvirleriyle; gülme, kızgınlık, tiksinti, dehşet gibi duygularımızı etkiliyor ve yaşadığımız coğrafyada oynayan bu korku fimi hiç bitmeyecek mi sorusunu sorduruyor; "mümkün müdür bu azgın, bu göz gözü görmez gidişatın önüne geçmen?". Ersan Üldes, sona geldiğinde biraz umut da katmak istemiş metnine; "bunu zaman gösterecek" sözleriyle yanıtlıyor soruyu.



10.10.2001

Asta'nın Günlüğü"nden önce, Ruth Rendall'ın yine Barbara Vine müstearı ile yazdığı "Merdivenli Köşk"ü yayınlanmıştı. Her iki romanda da benzer bir üslup kullanıyor yazar. Mesela, “Merdivenli Köşk”te, kötü olayların cereyan edeceğini, muhtemelen bir cinayete tanık olacağımızı daha ilk sayfalardan -sanki- ilan ediyor. Günümüzde başlayan öykü, kendisi de olaylarda rol oynayan anlatıcı tarafından geriye dönüşlerle 1960’lı yıllara taşınıyor. Teker teker tanıyoruz kişileri. Çoğunluğu kadın ve yakın arkadaş olan roman kahramanlarının kimine talih gülmüş ve maddi rahatlık sağlamış, kimileri ise doğuştan tanışmıştır hayatın zorluklarıyla. Orta yaşın üzerindeki Cosette ilk guruptandır. Güzel, soğuk ve bencil bir kadın olan Beth ise kadersizdir hep.

"Asta'nın Günlüğü"ndeki zaman sıçramaları da aynı. Bu kez 1905 yılında tutulmaya başlanan bir günlük sayesinde, nerdeyse bütün bir 20.yüzyıl içerisinde geziniyoruz. İngiltere'ye Danimarka'dan göç eden bir ailenin yaşam öyküsündeki sır, metnin merkezini oluşturuyor. Ancak bu sırrın çözümü için ne resmi ne de özel detektiflere yer vermiyor yazar. Sır ve ailenin trajedisi yan yana sürüyor. Günlüğü miras alan Asta'nın torunu, bir yandan ailenin sırrını, yani teyzesinin gerçek anne ve babasının kimliğini bulmak, öte yandan büyükannesine komşu bir evde işlenen cinayetin failini ortaya çıkarmak için, hem günlüğün kayıp sayfalarının hem de olayın yaşayan tanıklarının peşine düşüyor ve böylelikle Ruth Rendall, post-modern edebiyatın metinler arasılığını ve kayıp metin esprisini de yerli yerinde kullanmış oluyor.

10.10.2001

Kemal Bekir, Necla’nın annesi ve babasının özelinde, dönemin burjuva ailesini ele alıyor. Bir inşaat şirketinin ortağı olan Sadi Bey ve karısı İclal hanım, evlerinde partiler veren, çocuklarını Londra’da okutan, kızlarının ilişkilerinin kendi sosyal çevrelerince duyulmasından korkan Ankara sosyetesinin temsilcileridir. Dededen, babadan varlıklı ve kibardır onlar. Ne var ki, burjuva dünyasında inceliğin yerini hoyratlık almaya başlamıştır. Sadi Bey, hiç hoşlanmamasına rağmen, büyük ortağını kırmamak ve iş yerindeki statüsünü kaybetmemek adına, kızını diğer ortağı Salih’e vermeyi kabul eder. Kemal Bekir, günümüzde daha da belirginleşen bu geçmiş zaman “yuppi”si Salih tipolojisiyle; başarıyı maddi değerlerle ölçen, gözünü yükseklere dikmiş, kültürsüz ve saldırgan burjuva insan tekinin ilk örneklerinden birisini tanıtır okuyucusuna (bu yan temanın Charles Dickens’ın “David Coperfield” romanını hatırlattığını söyleyebilirim).