Elbette her bir roman kişisi farklı duygularla, farklı amaçlarla adımlıyor Ankara’yı. Tanıtım metninde ifade edildiği gibi; “birinin öyküsü sürüp giderken, bir hayat devam ederken, oralarda bir yerde gezen bir başkasına, “öteki” hayatlara ilişiyor gözümüz. En derin, en gizli, hem de en sıradan öyküler bunlar. Öyküler örüldükçe sesler, görüntüler, hareketler, insanlık halleri çoğalıyor. Hiç bir ses, hiç bir görüntü bir diğerini örtmeden, boğmadan, birbirine ilişmeden... birbirine destek de olmadan”.
İlk bakışta, toplumsal yaşamın bir anını savruk bir kurgu ile ve herhangi bir toplumsal meselesi yokmuşçasına, nasılsa öyleymişçesine yansıtır görünen “Herkes Herkesle Dostmuş Gibi”, toplumun parçalanmış, atomize olmuş, kendine kapanmış yüzünü irkiltici biçimde açığa çıkarıyor. Mesela, askerde kaybolan oğlunu arayan bir adamın merceğinden o anın tasvirini; “Farkında değiller. Yemek yiyorlar, güneşten yararlanmak istiyorlar, bankamatiklerden para çekiyorlar(kendisi de çekse mi acaba), alışveriş yapıyorlar, kimliklerini kaplatıyorlar(aldı mı sonra kimliğini, almış), manav tezgahlarına bakıyorlar, turşu suyu içiyorlar, ellerini sallayarak, bağıra çağıra konuşuyorlar(oğlu, oğlu), at yarışı oynuyorlar, çöpleri karıştırıyorlar ve başka ne yapar ki insanlar. Farkında olmadan ne yaparlar?” cümleleriyle yapıyor Bıçakçı.