Toplam yorum: 3.285.218
Bu ayki yorum: 6.744

E-Dergi

econozzy Tarafından Yapılan Yorumlar

10.10.2001

Post-modern edebiyat ya da fantastik anlatılar, -özellikle
Türkiye’de- gerçeklere değinmediği gerekçesiyle sık sık
eleştiriye uğramıştır. Bu eleştiri, Türk yazarların
ürünlerine bakıldığında pek de haksız sayılmaz. Oysa,
post-modern olmaklık hali ile siyasi ve toplumsal içeriğin
birbirini dışlaması gerekmediğini “Geceyarısı
Çocukları”nı okuduktan sonra daha iyi anlıyoruz. Roman, bir
anlamda Rushdie’nin biyografisini yansıtıyor. 1947 yılında,
Hindistan’ın bağımsızlık gecesi doğan bir çocuğun
gözünden, Hindistan’ın 1980’lere kadar olan siyasi tarihini
anlatmış yazar.

Roman kahramanı Salim Sina, 15 Ağustos 1947’de, tam gece yarısı
dünyaya gelir, aynı anda Hindistan bağımsızlığına
kavuşmuştur. “Hayatın bir bakıma bizimkinin aynısı olacak”
diye yazar Başbakan, Salim Sina’nın doğum defterine ve o gece
doğa ötesi güçlere sahip yüzlerce çocuk daha doğar. Bu
büyülü gece yarısı çocuklarının ortak kaderleri ile Hindistan
tarihi arasında gizemli bir ilişki kurulacaktır... Böylelikle, bir
ulusun emekleme çağını, ergenlik sancılarını, yetişkinleşme
çabalarını, çocukların her yaş dönemindeki maceraları,
kavgaları, aşkları, uğradıkları kazalar paralelinde izleriz.

Öykü Bombay’da başlıyor; çocuk Salim, doktor dedesi, sorunlu
büyükannesi, akrabaları ve komşuları üzerinden Hindistan’daki
hayata tanık oluyoruz. İkinci bölümde ise Pakistan var. Ailesi ile
Karaçi’ye göç eden Salim, bu kez de Pakistan’ın şiddet, acı,
yolsuzluk ve savaşla yoğrulmuş toplumsal yaşantısıyla yüz yüze
gelir. Ailesini kaybeder. Bir sonraki bölümdeki Salim,
Bangladeş’teki bağımsızlık savaşını bastırmaya giden
Pakistan özel timlerinin iz sürücüsüdür. Buradan da kaçar ve
Bombay’a geri döner. Sona gelindiğinde, Hindistan’la aynı gece
doğan çocuklara karşı yürütülen sürek avındaki hedeflerden
biridir o...
10.10.2001

2000 yılı Ekim’inde, siyasi roman tartışmalarının
yapıldığı bir dönemde yayınlanan “Geceye Uyananlar”ın bu
tartışmalarda bir örnek temsil etmesi beklenebilirdi, ancak
hakkettiği ilgiyi görmedi Cahide Birgül’ün romanı. Siyasi
olanın hayatın her alanını kapladığı, insan haklarına, özgür
düşünceye, sol hareketlere karşı psikolojik savaşın tarihin
hiç bir döneminde olmadığı kadar acımasızca ve medyanın
bütün olanakları kullanılarak sürdürüldüğü Türkiye’de,
bir tür olarak siyasi roman yazılıp yazılmaması pek de önemli
değil aslında. Böyle bir konjonktürde, hayata dair yazılacak her
şey siyasal değil mi zaten? İstanbul sokaklarında midye satan
Mardinli çocukları anlatan “naif” bir metin yakıcı bir siyasi
sorunsal barındırmıyor mu? Ve; “herhangi bir şey yazarken
kaygım olmaz. Birine bir şey göstermek, öğretmek, bir şeye
işaret etmek gibi bir şey yok" diyen Cahide Birgül'ün, seçtiği
tiplerle bizi doğrudan siyasal/toplumsal bir alana göndermesi
edebiyatın hayatla kurduğu bağı kanıtlamıyor mu?
10.10.2001

Adem Karman bir yazar. Karısının intihar etmesi üzerine ifade
vermek için çağrıldığı karakolda, olayla ilgisi olabileceği
şüphesi ile bir süre gözaltına alınır. Aslında Gülden ve Adem
boşanmışlardır. Adem'in zihninden, evliliklerinin ve
ayrılışlarının hikayesini izleriz. Tıpkı Murathan Mungan'ın
"Sevgilim, ben sende bütün aşklarımı temize çektim" dizesinde
olduğu gibi, adamın bütün ilişkilerinde de hep kadının hayali
vardır. "Seninle oynadıklarımıza benzer oyunlar oynadım onlarla.
Yemek yerken, şarap içerken, el ele dolaşırken, kendime bile
hissettirmeden hep seninle olduğumu düşündüm. Onları
kıskandığımda seni kıskandım. Onlarla seviştiğimde seninle
seviştim" dediğinde, anlarız ki, Adem Karman hala sevmektedir
ayrıldığı ve şimdi ölmüş olan karısını.

Hayat tüketmiştir ilişkilerini; "On yıl önce onunla
tanıştığımda bana aşık olmasını sağlayan bütün
özelliklerimi; kişiliğimi, kendime has davranışlarımı, çok
okumayı, yazmayı ve yazı üzerine kurduğum idealleri, evliliğin
gereklerini yerine getirmeye, evin erkeği güdüsüyle dişinin
bütün isteklerini karşılamaya, onun rahatını ve geleceğini
düşünmeye çalışırken yitirdiğimi düşündüm" cümleleriyle,
Adem Karman, yaşadığımız zamanların sonu ayrılıkla biten
ilişkilerin temelindeki ana soruna işaret eder.

Hikaye ilerledikçe, ayrılığın pratik nedenlerini de öğreniriz.
Tekdüzeleşen hayat, Gülden'i yenilikler aramaya itmiş, Internet ve
chat, yeni insanlarla tanışmasını sağlamıştır. Böylelikle
bizler de, her yanımızı saran bilgisayar teknolojisinin ve
Internet'in Türk romanına en detaylı yansımasına, konunun
oluşturucu bir öğesi olmasına tanık oluruz. Adem Karman,
karısının ihanetinin izini sürüşünü şöyle anlatır; "önce
silinmiş elektronik postaların izini açtım. temporary kendisine
ayrılan yer kadar silinmiş olsa da bütün postaların izinin
saklıyordu(...) Sonra, cep telefonlarına ücretsiz mesaj gönderen
bir internet servisinin kayıtlarını buldum. İlişkilerinin
derecesini o zaman anladım".

Ancak, sanal ortamın ilişkileri alıştığımızdan farklı, yüz
yüze olmamanın, insanilikten uzaklığın getirdiği yalanlarla
örülüdür. Adem ve Gülden, bozulan ilişkilerini düzeltemezken,
duygusal heyecanlarını sürdürmenin yolunu Internet
arkadaşlıklarında bulurlar. Evlilik bitmiştir. Herkes yoluna
gitmek ister ama kolay değildir kopmaları. Sonunda Gülden Kale
düşer oturduğu evin balkonundan. Roman bitmiştir ama "belki bitti
de bir düştür"...
10.10.2001

Rıza Kıraç’ın ilk roman denemesi olan ‘’Cin Treni’’ de
bir polisiye. Öyle “katil kim” tarzında değil ama; Amerikan
filmlerini andıran mafyatik bir öyküsü var romanın. Karanlık iş
adamı Cemal Mehdi, Mehdi’nin İtalyan eşinden olan kızı Cecille,
müdür Piteruccio, sinsi muhasebeci Arif Bey, hayata yeni atılan
temiz genç Muharrem, Muharrem’in medyada kaşarlanmış arkadaşı
Nahit, Muharrem’in eski nişanlısı Ülkü, eski kayınpeder adayı
Tahir, eski polis Taner ve emniyeti temsilen komiser Sedat’tan
oluşuyor romandaki karakterler.

İzmir’li zengin iş adamı Tahir Bey’in kızı Ülkü ile
evlenmenin arifesinde, kendi ayakları üzerinde durmayı tercih eden
Muharrem İstanbul’a gelir ve uluslararası ticaret yapan bir
şirketle ilk görüşmesinde müdür yardımcısı olarak işe
alınır. Kısa zamanda, patronu Cemal Mehdi’nin kızı, arkadaşı
Nahit’in ise eski sevgilisi olan Cecille tarafından baştan
çıkarılır. Nahit hem televizyonlarda program yapan hem de
gazetelerde köşesi olan tanınmış bir kişidir. Her şey onun
Mehdi Bey’in evinde, cinayet üzerine yaptığı bir konuşma ile
başlar. “Cinayet kültürümüz sıfır... Bütün bunlar kültür
meselesi, bir işe başlarken nasıl aklımıza ilk geleni bir
çırpıda yapıyorsak, cinayeti de öyle işliyoruz. Yaptığın
işin tadına varacaksın, en ince ayrıntısına kadar
kurgulayacaksın, polislerin kısa sürede ulaşabileceği delilleri
mekana serpiştireceksin, her şey senin istediğin mecrada cereyan
edecek...” diyen Nahit, oradakileri gerçek bir cinayet oyununa
davet eder; “Tek kural birbirimiz öldürmeyeceğiz, bunun
dışında her şey serbest ve kimse sapıkça davranmayacak, yani
tasarladığı cinayetten esaslı bir çıkarı olacak, oyun
bittiğinde, cinayete mantıklı bir açıklama getiremezse ona bir
ceza vermeliyiz.

Sonuçta Muharrem’in itirazlarına rağmen “oyun” başlar.
Cinayetler de tabii... İşler bir anda karışmış, olay medyaya
aksetmiş, Nahit ve Muharrem polis tarafından aranır olmuşlardır.
Ortaya karanlık bir tip olan Taner de çıkar. Tahir Bey ve kızı
Ülkü ise İstanbul’a gelerek olaylara dahil olurlar. İşin ucu
Mafya’ya uzanmakta ve adı geçen hemen herkes bu kirli
ilişkilerden nasibini almış görünmektedir. Cinayet sayısı
giderek artar ve tam sıra okuyucuya gelecekken roman biter
10.10.2001

Yakın bir tarihte, Marmara depreminin hemen ardındaki
endişeli günlerde geçiyor öykü. İşleri hiç bir zaman yolunda
gitmeyen özel detektifimiz, Mi-Ya menkul değerlerin patronu Süha
Zengin’den aldığı bir telefonla yola koyulur. Süha Zengin,
şirketinde çalışan bir bayan elemanın hafta sonunu nasıl
geçirdiğini öğrenmek istemektedir. Görünüşte Remzi Ünal için
çocuk oyuncağıdır bu görev. Ne var ki, Zeynep Kadı, sabahın
erken bir saatinde köpeğini gezdirirken sokak ortasında
uğradığı silahlı saldırı sonucu ölür. Remzi Ünal, yalnızca
kendisine verilen işi düşünen bir profesyonel değildir. Kendine
göre kuralları ve ahlakı olan inatçı bir kişiliği vardır;
tıpkı ataları Sam Spade veya Philip Marlow gibi... Böylelikle
katilin bulunmasına kadar uzayan kovalamaca başlar ve kötü
adamlar, aldatılan eş, bir başka özel detektif, maktulün yakın
dostu genç bayan psikolog, sekreter kadın, öyküyü zenginleştiren
diğer karakterler olarak sık sık rol çalarlar birbirlerinden;
Celil Oker, yerinde şaşırtmacalarla merak duygumuzu sürekli
tutmayı başarır.