Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

tan0006 Tarafından Yapılan Yorumlar

16.12.2006

Asıl adı Nikolas Gacoyanis olan Nicholas Gage 'Eleni'de, 1948 yılındaki Yunanistan iç savaşını anlatıyor. İç savaş Yunanistan'ı yakıp yıkarken, dağ köylerinde yaşayan çocuklar ailelerinden koparılıp Demir Perde ülkelerindeki kamplara gönderilir. Kırk bir yaşındaki Eleni Gacoyanis, küçük köyünün bütün geleneklerine ve gerillaların saldığı korkuya meydan okuyarak dört kızı ve oğlu Nikolas'ın kaçması için bir plan yapar. Fakat planı ortaya çıkan Eleni, tutuklanıp idam edilir. Bu anı-roman, annesi Eleni'nin ölümünü araştıran oğlu Nicholas tarafından yazıldı. Hatırlanacağı gibi romanın, aynı isimle, John Malkovich ve Kate Neligan'ın rol aldığı bir sinema uyarlaması da yapılmıştı.
16.12.2006

'İşe Yarayan Çılgın Fikirler', yenilikçiliğin bir şirkette yaşam tarzı haline getirilebilmesi için, şirket yönetimine ait kökleşmiş inançları tersine çevirecek önerilerden oluşuyor. Stanford Üniversitesi profesörlerinden Robert I. Sutton, yenilik yapmak isteyen şirket yöneticilerine, onları başarıya ulaştıracağına inandığı 11,5 yolu gösteriyor ve tüm şirketleri sıradanlıkla sıra dışılık arasında bir denge kurmalarını sağlayacak öneriler sunuyor. Sutton bu önerilerini, 'para kazandıran yaratıcılık' anlamına gelen İnnovasyon kelimesiyle kavramsallaştırıyor. Üç bölümlük kitap, şirket yöneticilerine İnnovasyon yapabilecekleri 'çılgın' fikirler sunuyor.
19.11.2006

Singapurlu yazar Allan Massie'nin Dünyanın Akşamı-Karanlık Çağlara Ait Şövalyelik Efsanesi adlı kitabı, Haçlı Seferleri tarihinin en önemli isimlerinden, İmparator 2. Friedrich'in öğretmeni Michael Scott'un kurgusal yaratımına dayanır. 1204 yılında geleceğin imparatorunun öğretmenliği görevini üstlenen ve Friedrich'in katolik Hıristiyanların tepkiyle karşılayacağı fikirlerin yaratıcılarından birisi kabul edilen Scott'un, Paris Bibliothéque Nationale'de yer alan el yazmalarının 1938 yılında çıkarılan kopyalarına tesadüfen ulaşan Massie, yoğun iş trafiğine rağmen böylesi bir fırsatı tepmeyecek, yapıtın ortaçağ Latincesinden çevirisine başlayacaktır. Dünyanın Akşamı'nı bir bütün olarak, roman, masal, mit, hikâye, tarih veya din gibi herhangi bir disiplinin sınırları içinde ele almak pek mümkün gözükmüyor....
Kitabın kurgusal yönü, kahramanımız Marcus'un mucizevi doğumuyla başlar. Marcus, anne tarafından Marcus Aurelius ve Milano Piskoposu Ambrosius'a, baba tarafından ise Marcus Antonius'a dek uzanan bir asalet zincirinin parçasıdır. Böylesine yüksek bir soydan gelen delikanlının isminin, çok geçmeden duyulması neredeyse kaçınılmazdır ve çok geçmeden büyük sınavlar itibariyle bu asaletini ispatlamak zorunda kalacağı bir geleceğe atılır. Marcus başlangıçta Roma İmparatorluğu'nun elçisi olarak çıktığı Barbar Kral Alaric'in dostluğunu kazanacak, sadakat ve dürüstlük gibi içsel çatışmalarının eşliğinde, Roma İmparatoru'nu tahtından etmek üzere harekete geçmiş orduya katılacaktır. Burada tanıştığı bir din adamının Kutsal Kase tutkusuyla, kahramanımızın macerası bambaşka bir boyuta sürüklenir. Çok geçmeden komünal yaşamın eşsiz hazzını duyumsayan, buna karşın 'kadının kötülüğünün' ana tema olarak işlendiği yeni macerasından edindiği dostlarla Constantinopolis'e sürüklenen, burada köle olarak satılan ve kendisini satın alan bilgenin kızıyla yaptığı evliliğin yeni dayatılarıyla Marcus, sürekli bir sınava tabi tutulan, asil ruhlu bir şövalyenin, gerçeğe uyamayacak saf örneği gibidir.
İmparator Friedrich, tarihsel bir kişilik olarak ilgi çekicidir. Özellikle Hıristiyan perspektifinden sapkın kabul edilen fikirlerinin Dünyanın Akşamı ile açığa çıkan kökenlerini inceleyebilmek, kitabı ve konuyu daha da ilginç bir hale getirir. Henüz ilk bölümde anlatıcının, Hıristiyanlığı aşan ve Manici olarak adlandırabileceğimiz bir düalizm vurgusu yaptığı görülür. Bu vurgu, ilerleyen bölümlerde özellikle Kilise ve Papalık karşıtı saptamalarla devam eder. Alaric'in İsa'nın dünyevi niteliğini reddeden inanç sistematiğine yönelik 'sempatik' tutumuyla güçlenen bu ideolojik tutum, yapıtın ilerleyen bölümlerinde dünyanın ışık ve aydınlık olarak ikiye bölündüğüne dair, Zerdüşt ve Mani öğretisinin açılımıyla daha net biçimde dile getirilir. İsa'nın çarmıhta gerildiğini iddia eden Kilise öğretisinin eleştirisi böylece daha güçlü bir şekilde yapılmış olur. Bir ileri adımda yazarımız, kiliseye ilişkin politikaların cirit attığı alanı bir lağıma benzetir. Friedrich'in şahsında zaman zaman tarihsel olarak açığa çıkacak bu öğretilerde, özellikle Marcus'un hemen her macerasında yanında götürdüğü Yunan ve Romalı dini ve tarihi figürlere ithaf ve hayranlık hesaba katıldığında, Scott'un etkisini hissetmek hiç de güç değildir.
19.11.2006

İbrahim Yıldırım'ın Eylül Üçlemesi'nin son romanı Bıçkın ve Orta Halli'nin yayımlanmasının üzerinden tam üç yıl geçti. Türkiye'de bir yazarın her yıl, hatta yılda iki, üç, hatta dört yeni roman yayımlamasına öylesine alışmışız ki İbrahim Yıldırım için neredeyse kaygılanmaya başlamıştık. Vatan Dersleri bu kaygılarımızı gidermekle kalmadı Türkçe ile yazılmış iyi edebiyata duyduğumuz hasreti de dindirdi. İbrahim Yıldırım'ın 20. yüzyıl Türkiyesi'ni anlamaya ve anlatmaya çalışacağı yeni üçlemesinin ilki olan Vatan Dersleri, Yıldırım romanlarıyla tanışmış okuyucuların beklentilerini boşa çıkarmayan bir roman. Ve hakkında kısa bir tanıtım yazısı kaleme almanın zor olduğu bir metin.
19.11.2006

Fazıl Hüsnü Dağlarca, birçok özel eleştirmene gereksinim duyan bir şair. Birkaç bakımdan böyle bu... Kuşkusuz ilki, Dağlarca'nın yapıtlarının oluşturduğu sığanın çapından kaynaklanıyor. Önümüzde Çocuk ve Allah'tan Tapınağa Asılmış Gövdeler'e, Taş Devri'inden Uzaklarla Giyinmek'e, Malazgirt Ululaması'ndan Kubilay Destanı'na, İstanbul Fatih Destanı'ndan Çukurova Koçaklaması'na, Toprak Ana'dan Pir Sultan Abdal Günleri'ne, Haydi'den Şeyh Galip'e Çiçekler'e, Nötron Bombası'ından Vietnam Savaşımız'a, Almanyada Çöpcülerimiz'den Batı Acısı'na kadar bir sığa oluşturan bir yapıt söz konusu.
Bu bağlam ve duyarlılık farklılığı veya genişliği bu kadarla değil, ama bir fikir vermesi bakımından bu sınıflandırma burada yeterli. Bunun kadar önemli olan bir başka neden ise, Dağlarca'nın yapıtının, şimdiye kadar kendi bütünlüğü içinden okunmamış olmasıdır. Türk şiir eleştirisinde, Dağlarca'nın yapıtının neliğini kendi bütünlüğü içinde gösteren bir çözümleme henüz mevcut değil. İşaret ettiğim sorun, (sadece) eleştirel okumaya ilişkin değil. Dağlarca, yapıtlarının bütünlüğü bakımından, şairler tarafından da pek okunmuş değildir. Dağlarca'nın şiirinden söz eden şairler, yaygın olarak sadece Çocuk ve Allah'a atıf yaparlar ve Dağlarca'yla ilgili sözlerinin merkezinde sadece Çocuk ve Allah yer alır. Bu durumun iki anlamı vardır kuşkusuz. Bu şairler, Dağlarca'nın ya Çocuk ve Allah'ı aşamadığını veya Dağlarca'nın, diğer yapıtlarıyla kendi anlam alanlarının dışına çıktığını düşünmektedirler ya da kendileri, Dağlarca'nın Çocuk ve Allah'tan başka bir yapıtını okumuş görünmemektedirler.