Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

tan0006 Tarafından Yapılan Yorumlar

13.11.2006

Tarih insanı ıskalar. Onu zaman içinde unutturur kaybeder. Özne ise tarihin bu eğilimine karşı bir direnç anı olan ölümle ve doğumla sınırlandırılmış hayatın ötesine geçmek ve tarihin etken bir öğesi olmak için bir 'ölüm-kalım' savaşı verir. Etken ya da edilgen her birey doğduğu andan itibaren zorunlu olarak kendi yakın tarihinin bir parçasıdır. Ama bazıları bu sınırın ötesine geçip uzak geleceğin ve uzak tarihin de etken bir öğesi olma vasfına kavuşurlar. Bunlar tarihçilerin araştırma konularıdır, tarihçiyi edilgenleştiren onu kendi gölgeleri haline getiren kahramanlardır. Bazıları da bir yandan uzak ve yakın tarihin bu etkin öznelerinden biri olurken diğer yandan da edilgen tarihçinin kendisi de olurlar. Kendi elleriyle ördükleri tarihin kaydını tutarlar. Gazi Zahîreddin Muhammed Babur bunlardan biridir.
12.11.2006

Sanat, hayatın verili haliyle yetinmeyen insanın başlıca icatlarından. Bu icat, kendisini keşfeden için, genel dilden, genel hissedişten bağımsız, kendisini özgün kılmayı amaçlayan bir araçtır. Çünkü genel dil, birey için yıkıcıdır da. Genel olanla yetinmek, ortalama bireye delalet eder ki, bu, ayrıksı birey için kıyametin kendisi anlamına gelir. Sanat tarihi, bu genel dille yetinmeyen, kendi dünyasını kurma derdine düşen isimlerle dolu. Bu tarihin iz bırakan aktörlerine bakıldığında, hepsinin kendisi için bir dünya ve bu dünyanın kendine has dilini kurma derdinde oldukları görülür. Edebiyat, sanatın 'söz sanatları' denilen alanına girer. Bir ressam nasıl ki, yaptığı resimlerle kendi dilini oluşturmaya çabalıyorsa, edebiyatçı da kendi kelimeleri, üslubu, imgeleri ve düşünüş tarzıyla kendi dilini yaratmayı amaçlar. Neyin sanat olduğu ve neyin gerçek anlamda bir edebi sanat ürünü olabileceği tabii ki tartışma konusudur. Fakat buradaki temel ölçüt, şimdilik daha iyisi bulunamadığı için, hâlâ zamandır diyebiliriz. Geniş anlamıyla sanatın, zamanın sınırlarını aşan, geleceğe kalan ve yaratanını da hafızalardan silinmeyen bir yere oturtan olması yönüyle, insanın varoluş sıkıntısını dillendirdiği, bu suskunluğa karşı bir ilaç olduğu gayet açıktır. Edebiyat sonsuz suskunluğu dillendirme aracıdır. Dolayısıyla edebiyatın insanın varoluş kaygısıyla bire bir bağı var. Çünkü bu dil bir ifade biçimidir de. Bir mimar, yaptığı eserle sonsuzluğa ulaşmak, yarına kalmak ister. Yazarın derdi de tamı tamına budur.
Feridun Andaç'ın bu yazıya konu etmek istediğim Susan Bir Yerin Dili isimli kitabındaki denemeleri, yazının yukarıdaki anlamıyla sanatsal yönüne vurgu yapmaları, yazma edimine odaklanmaları ve edebiyata dair genel bir okuma imkânı sunmaları yönüyle ilgiye değer. Burada ilk etapta bir ifade biçimi olarak yazı, bir sorun olarak yazı ve bir oyun olarak yazı yer alır. Andaç'ın yazının bu üç yönünü ifade ederken yaptığı edebiyat seyri, yani yazarlardan yaptığı alıntılar, kendisinin okuma deneyimleri, bir metne başlarken göz önünde bulundurduğu şartlar, yani kendisinin 'yazı seremonisi', denemeleri daha zengin, daha zevkli bir okumaya dönüştürüyor.
Susan Bir Yerin Dili'ndeki denemeler, yazarın yazmayı merkeze alan özellikleriyle öne çıkıyor. Yazmayı merkeze almak, hayatı bu edimle karşılamak anlamına gelir. Çünkü yazmak, bu denemelerde görüldüğü şekliyle, kuşatıcı, hayat karşısında bir gerçekliği olan, hatta kendisini yaratan yazarın yaşamla bağlarını sağlamlaştıracak, deyim yerindeyse onu hayata bağlayacak bir özelliğe bürünmüştür. Yazı burada, yazarın okuyucuyla giriştiği bir oyun olmasının yanı sıra, onun kendisini bire bir ifade edebileceği bir araç olarak tasarlanması anlamında da başlı başına bir öneme sahiptir. İşte Andaç'ın bu denemeleriyle göstermek istediği, yazarın kendi metniyle kurduğu bu güçlü bağdır. Gündelik hayattaki her pratik yazıyla anlamını bulur ve yazıyla kavranır gibidir. Örneğin, Andaç'ın denemelerinde, bire bir kendisini imleyen kahraman, bir kafeye bile giderken, aslında bu kafeyi bir yazı malzemesi, yazı malzemesi olmasa bile, başka metinlerin yaratılacağı bir mekân, yani dolaylı bile olsa bir 'yazı aracı' olarak tasarlar.
12.11.2006

Nasıl ve ne şekilde yaşayacağımızı önce öğrenmemiz söylense de, asıl öğretici olanın hayat olduğunu artık biliyoruz. Yani ne kadar çok deneyim, o kadar çok öğrenme. Jonathan Lear, Mutluluk, Ölüm ve Yaşamın Artakalanı'nda tam bunu söylemek istemese de, kavramların yaşamı bütünüyle anlatmaya yetmediği yönünde uyarıda bulunuyor. Çünkü, Lear'a göre, yaşama yönelik oluşturulan kavramların hep bir artakalanı var.
Biri psikanaliz, diğeri felsefenin alanına giren, etik yaşama ilişkin anlayış, erdemli olmanın yaşama getireceği yararlar, bilinçdışı güdülenimler gibi konular kitabın ana konusu. Belli karakter oluşumlarını diğerlerinden daha iyi bulan Aristoteles, bunlar arasında dolu, zengin, anlamlı, mutlu bir yaşam sürmeyi kolaylaştıran karakter oluşumlarını, insani kusursuzluklar, yani erdem olarak görüyor. Psikanalitik bilinçdışı ve etik yaşamı karaktere dayandırma çabası hakkında, kitabın daha başında, bilinçdışının "herhangi bir düzayak karakter oluşumu açıklamasına dahil edilemeyecek kadar yıkıcı" olduğunu öne süren yazar, psikanalizin bir bilim dalı olmadığını ısrarla vurguluyor önce. 'Bilinçdışını, bilinçli hale getirmek' ise, Freud'a göre, ruhun dönüşüm geçirmesine bağlı. Zira, bastıralan, bilinçdışında tutulan, yüzleşilemeyen şeyler, aynı zamanda insanın mutluluğunun da önünde bir engel gibi duruyor. Bu duruma göre, bilinçdışı ve etik arasında doğru bir bağlantı kurduğumuzda mutluluğu elde edeceğiz neredeyse. Ama öyle değil, Aritotoles, binlerce yıl önce bunu sezinlemiş, "Aristoteles etiğinde zaten varolan, kendilik temsilini rahatsız eden, ama kendinin pek de bilincinde olmayan şey nedir?" sorusuna halen yanıt aranıyor. Yine Aristoteles, nasıl iyi davranılacağı üzerine belli kurallar dizisi tespit edilemeyeceğini, kişinin iyi bir karaktere sahip olması için yüzünü önce kendisine çevirmesi gerektiğiyle ilgili psikolojik yönü görmüş.
İtidalliği savunarak, mesafeleri koruma kaygısı güden Aristoteles, mutluluğun ne çok yakın ne de çok uzak olmamasından yanadır. Aksi takdirde mutluluk bizden kaçacaktır, "Çok uzakta olmamalıdır, yoksa cesaretimiz kırılır, ama çok yakına gelirse bundan hoşnutsuz olmaya başlarız ve sanki ufkun hemen ötesinde yatan başka bir mutluluk hakkında fantezi kurarız." Böylelikle mutluluktan birkaç adım daha uzaklaşırız, çünkü etik yaşam mutluluğun anahtarını kendi dışına atmıştır. Bu durumda, Aristoteles için etik sadece, "komşularımızdan alabildiğine uzaklaşmak"tır. Zira, "onlarla ne kadar az işiniz olursa o kadar iyi! Etik yaşamın göbeğindeyken bile, doğru anlaşılığında, bu yaşamın gerçek değeri günün birinde ondan uzaklaşmanıza izin verecek olmasıdır."
12.11.2006

Öyküleri, şiirleri, denemeleri ve oyunlarıyla tanıdığımız Dinçer Sezgin, TRT'ye yıllarca televizyon yapımcısı olarak emek vermiş, gazeteciliği ve köşeyazarlığını hâlâ sürdüren, çok yönlü, gerçek bir sanatçı. İçindeki çocuğu hiç yitirmeyen Dinçer Sezgin, satırlarında kıpır kıpır, şakacı ve tatlı bir gülümsemeyle bakan, şirin bir çocuğun evrenini kucakladığı çocuk kitaplarıyla da değerlendirilmesi gereken bir yazar. Onun kitaplarındaki çocuk, aynı zamanda soran, sorgulayan, dünyayı tanımaya ve anlamaya çalışan, toplumsallaşmış bir bireydir.
12.11.2006

Agâh Özgüç de bir oh çekebilir. Çünkü Türk sinemasının cinselliğe yaklaşımını anlatan ve yıllara yayılan çalışması nihayet istediği adla yayımlandı: Türk Sinemasında Cinselliğin Tarihi. Özgüç'ün benzer çalışmaları daha önce Yerli Sinemada Seks ve Türk Sinemasında Seks adlarıyla yayımlanmıştı, ilgilileri bilir. Ama yeni kitabının önsözünden öğrendiğimiz kadarıyla aslında o eski kitaplardaki seks lafı yayıncı kurnazlığının bir sonucuymuş. Aman ilgi çeksin de çok satsın diye yapılan bir kurnazlık. Aslında yayıncıların bu kurnazlığı, konu cinsellik olunca aklımızın bir başka türlü çalışmasının bir göstergesi. Sinemamız da genel olarak bu kunazlıktan beslenmiş. İşin acı kısmı benzer kurnazlıkları gösteren kimi film yapımcıları, yönetmenlerine hâlâ rastlıyor olmamız. Yoksa filmler ilgi çeksin de seyirci gelsin diye yapılan bu tür ucuz numaralara 2006 Türkiyesi'nde karşılaşmamız başka türlü nasıl açıklanabilir.
Malum, cinsellik hâlâ tabu konulardan biri bu memlekette. Bunun için her kim bu konuya şöyle veya böyle dokunacak olursa en hafifiyle yaramazlık yapmış çocuk muamelesi görüyor. Ama 'yaramaz çocuklar' da rahat durmuyor, kimi zaman kitaplarda, kimi zaman mizah dergilerinde, kimi zaman da beyazperdede cinsellik karşımıza çıkıveriyor.
Özgüç de, cinselliğin sinemamıza yansımalarını anlatıyor 451 sayfalık kitabında. Öncelikle hemen belirtelim, kitap sinemamızın cinselliği nasıl işlediği konusunda derinlemesine bir açılım getirme niyetinde değil. Özgüç, filmlerden ve karakterlerden ya da tiplemelerden yola çıkılarak bir döküm yapıyor. Ama bu döküm sırasında cumhuriyetin ilanından günümüze kadar olan süreçte cinselliğe bakışımız, geçirilen değişimler de işleniyor. Bunu yaparken Özgüç, okuyucunun daha kolay konuya vakıf olması için Türk sinemasında travestiler, lezbiyen ilişkiler, sosyal içerikli erotik filmler, olgunluk çağını yaşayan kadınların erotizmi, cinsel fanteziler gibi çeşitli konu başlıkları üzerinden yürüyor. Ama her bölümde ya gazete haberlerinden ya da çeşitli araştırmalardan referans yaparak ele alınan konunun gerçek hayattaki karşılığını da anlatmayı ihmal etmiyor.