Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

tan0006 Tarafından Yapılan Yorumlar

08.11.2006

Günümüz modern kadınını muğlak, esnek, acımasız ve hafif sloganlarla tanımlamanın işin kolayına kaçmak olduğu aşikâr. Kapitalizmin önerdiği, direttiği ve değiştirdiği hayatlardan ufak, sessiz sakin ve hatta sıkıcı denebilecek huzurlu bir tekdüzeliğe, geleneksele kaçışı tahayyül edip dillendiren bunu yaparken de kariyer sahibi, 'işkolik' bir kadını kullanan bir roman okuduğunuzda sloganların kulağınızın dibinde vızıldayan minik arılardan ibaret olduğunu anlarsınız. Her ne kadar aynı hafif, uçucu dile, eğlenceli atmosfere ve romantik bir yüzeyselliğe sahip olsa da feminist ikilemleri, bitimsiz seçimleri, iş hayatının acımasız koşullarını, dünya işlerini, tembellik etme hakkını, gönüllü sömürüyü, metropol yalnızlığını vs. anlatan bu roman dikkate değerdir.
Sophie Kinsella'nın Pasaklı Tanrıça'sı da işte böyle bir roman. İnsana ama en çok kadına dair modern ve kaotik sorunsalları mizahın egemenliğindeki bir mecranın içine çekmeyi başaran ve 'aşk'ı arayıp bulmaya çalışan kâğıttan mütevellit bir 'şekerleme'. Pasaklı Tanrıça'yı, yazarın çok satan alışveriş-kolik roman serisinden ayıran yönlerinden biri de okurlarla paylaşacak birtakım dertlerinin olması.
Kahramanımız Samantha Sweeting, Londra'nın en prestijli hukuk şirketinde çalışan genç, alabildiğine hırslı, kariyer düşkünü bir avukat. Hayatında hiç ekmek pişirmemiş, düğme dikmemiş. Yapmayı bildiği tek şey kontratları yeniden düzenlemek ve müvekkiline otuz milyon paund kar ettirmek. Samantha'nın hiç tatil yapmadan uzun yıllar çalıştığı şirkete ortaklığı hayatının tek amacı olarak belirlemesi (bu tip bir hukuki yapılanmanın ülkemizde bulunmadığını dolayısıyla bir kadın avukatın bu şekilde çalışmadığını göz önünde bulundurduğumuzda) derin kariyer meseleleri bizim için pek de geçerli olmayabilir.
08.11.2006

Toplumsal yasanın temeli olarak işlev gören şey, gücü elinde tutan erkek gösterenidir Lacan'a göre. Babanın adı, aşkın bir gösterendir ve adı yasadır. Bu yasa, kendiliğin gelişimini belirleyen dil alanının her yerdeliği ve her zamandalığı içindedir. Baba işlevinin bir temsilcisi, eksik olan iyi anne nesnesinin yerini alır: İyi memenin yerine dil, yani anne şefkatine ikame olan söylem. Babalık buyurgan bir kültürdür, iradesine teslim olmayı gerektirir. Bir kalıba sokar ve ağzını mühürler, kendi adı ve yasasıyla... Adının ve ediminin meşrulaşması, ancak halesindeki baba figürü dolayımıyla gerçekleşen Tussy Marx hayatını, sosyalizm ve kadın hareketi için çalışmak ile babasının ağırlığının altında ezilmek arasında geçiren zeki ama mutsuz kadınların arketipi olarak biteviye çocuk oluşuyla idealleştirilir: "Tussy egzotiktir, zekidir, bir 'karanlık kız'dır. Ve bütün zamanların ve halkların en büyük dâhisinin kızıdır."
Babasının kızı olmaktan, muktedir-mutedil ilişkisine tabiyetten kurtulamayan Tussy, kendini koruyacak bir babaya ihtiyacı olduğu kadar geleceğin babasız da kurulabileceğine dair ortaya çıkan her olasılığın, babanın yasasını reddeden kadın hareketine adanmışlığının, kendi kaderini tayin etmek için gösterdiği her iradenin içinde boğulur. Massedildiği simgesel düzen, ona özneleşme imkânı vermez. Baba, verili nesnel gerçekliğin tayin edici simgesidir. Nesnel hakikati dönüştürmeye çabalarken kendiyle de amansız bir mücadeleye girişir. Babası tarafından küçük yaşlarda siyasetin ve sosyalist hareketin içine çekilen, ancak akademik eğitim almayan Tussy, İngiliz işçi ve sendika hareketinin en önemli sözcülerinden olur; İkinci Sosyalist Enternasyonal'de öncü rol üstlenir, gazete ve dergilerde makaleler yazar, çeviriler yapar. Ancak hayatını adadığı birincil görev, tıpkı hayattayken babasının hastabakıcısı ve seyahat arkadaşı olduğu gibi ölümünden sonra da onun kitaplarının çevirmenliğini üstlenmektir. Marx olmadan Tussy anlama sahip olamaz. Boş özne olarak, kendisini düşkünleşmiş, olmayan nesne olarak görür ve bundan kurtulmak için tutunacak bir dal arar. Anlamsızlığı dolduracak anlam, babanın dilini ve eserini idame ettirme gayesidir.Eserlerini başka dillere tercüme eder ama hayatına tercüme etmesi, onun dili ve yasasının hakikatiyle yüzleşmesi pek de mümkün olmaz:
"Babasından aşağı kalmayan bir fiziksel enerjiye ve zekâya sahipti ama edebiyat ve politika alanında kazanılabilecek kapasitede olduğu başarıya hiçbir zaman ulaşamadı. Muhtemelen, zayıflıklarını görmekten aciz olduğu babasının gölgesinde kaldığı duygusuna sahipti."
Bir aracı ve kız çocuğu olmanın ötesine geçmediği gibi, babası tarafından da sıklıkla "histerik" olmakla itham edilir. Simgeseli kışkırtan, susturan ya da baştan çıkaran ama simgeseli üretmeyen histerinin aksine iğrenmenin öznesi, olağanüstü bir şekilde kültür üretir Kristeva'ya göre. Onun semptomu dillerin reddedilmesi ve yeniden inşa edilmesidir. Ama babanın dili eril bir dildir, çocukluğa içrektir. Nitekim sekiz yaşındayken Tussy'nin önünde korkunç sahneler yaşanır. Annesi Jenny, Marx'ı ailesine bakamamakla itham ederken Marx bunu "eksantrik bir heyecan" ve "burjuva küstahlığı" olarak adlandırır. Ve sonunda suçu, kadın olması gerçeğinin altında arar:
"Kadınların en akıllı olanları bile acayip tabiatlı canlılardır."
Erkekler, kadında gönüllü bir köle görmek ister. Kadın ruhunu bastırmak için her tür araç mubahtır. Tüm ahlâki öğretiler, kadına, başkaları için yaşamanın, kendini tamamen gözardı etmenin ve 'erkeğinin' aşkıyla vücut bulmanın haricinde başka bir varoluşun mümkün olmayacağını temrin eder. Ne yazık ki Tussy'nin de kaderi budur: Alturizm. Önce babası, sonra kocası için yaşamak, onların boyunduruğu altına girmek. İnsanın varlığının yegâne meşruluk kaynağının başkalarına hizmet etmek olduğunu ve fedâkarlığın en yüce erdem olduğunu savunan alturizm (özgecilik veya diğerkâmlık), bütün diktatörlüklerin kendilerine ahlâki açıdan meşruluk kazandırdıkları zemindir. Babasına olan bağımlılığından asla kurtulamayan, kadınlar üzerinde faşistçe bir hükümranlık kuran Edward Aveling'e boyun eğen Tussy, George Bernard Shaw'la platonik bir aşk yaşamasına rağmen bunu gerçekleyemez. Aveling'i Shaw için terk etmek, Marx'a ihanet anlamına gelir.
08.11.2006

Ölmekte olanın hemen yanı başında durur akbaba. Yorgun kalp atışlarını, hırıltıyla alınıp verilen soluğu dinler. Feri tükenmekte olan gözlerdeki ışığı ölçüp biçerken ölümün o gözlerden bakmasını bekler. J. M. Coetzee'nin başka birçok yapıtında başkişi olan yazar Elizabeth Costello, Yavaş Adam romanının akbabası... Başında beklediği kişi ise altmış yaşındaki fotoğrafçı Paul Rayment. Rayment'ın can çekişme nedeni, romanın daha ilk cümlesinde örtük bir cevap buluyor: "Darbe sağdan geliyor, sert ve şaşırtıcı, acı verici, elektrik çarpması gibi; adamı bisikletten düşürüyor."
İlerleyen sayfalarda tekrar tekrar karşılaşacağımız bisiklet, Rayment'ın bedensel özgürlüğünün sembolü. Uzun yıllardır görünürde bir şikâyeti olmadan yalnız ve mutlu yaşayan adam, rutin bisiklet turlarından birinde genç bir sürücünün bisikletine çarpmasıyla sağ bacağından oluyor. Kazadan hemen sonra söylediği ilk şey bisikletim olsa da, parçalanan dizi gibi, hurdaya dönen bisikleti de bir daha görmek istemiyor. Avustralya Rayment'ın yaşamındaki nihai durak. Göçmenlik deneyiminin benliğine kazındığını söyleyen adam, çocukluğunda Fransa'dan Avustralya'ya getirilmiş. Bir süre sonra bağımsızlığını ilan edip Fransa'ya dönmüşse de orada aradığını bulamayıp bu kez kendi isteğiyle Avustralya'ya geri gelmiş.
07.11.2006

Michel Tobias'ın Öfke adlı romanı, insanoğlunun ötekilere yönelik acımasızlığının yarattığı dehşeti, öfkeyi ve şiddeti anlatıyor. Ancak 'öteki'leştirilenler cinsleri, renkleri, dilleri, dinleri, sosyal statüleri farklı olanlar değil. Okuyacağınız hikâyedeki mazlumlar, aslında yok edilmelerine alışık olduğumuz canlı türleri, yani hayvanlar. Tobias, hayvanlara reva görülen muameleden dehşete kapılıp dehşet duygularının biriktirdiği öfkeyle silaha sarılan iki arkadaşın isyanı özelinde insan-hayvan ilişkilerini araştırıyor.
Felham ve Muppet, ABD ordusuyla Vietnam'da savaşmış bu iki arkadaş, hayatlarını orada geliştirdikleri 'becerileriyle', yani bilek gücüyle sürdürürlerken ansızın bir değişim geçiriyorlar. Vietnam'da sorgulamadan suç ortağı oldukları üniformalı vahşet Brezilya ormanlarında karşılarına avcılık giysileriyle bir kez daha çıkmış, Felham ve Muppet insan olmanın sorumluluğunu bu kez unutmamışlardır...
07.11.2006

Çağımızın en önemli tarihçilerinden birisi olarak kabul edilen Eric Hobsbawm'ın, Terence Ranger ile birlikte derlediği, Geleneğin İcadı, nihayet Türkçeye kazandırıldı. Sadece tarih yazımını değil, sosyal bilimlerin diğer disiplinlerini de hayli etkilemiş olan kitapta, 'icat edilmiş gelenek' kavramı, "alenen ya da zımnen kabul görmüş kurallarca yönlendirilen ve bir ritüel ya da sembolik bir özellik sergileyen, geçmişle doğal bir süreklilik anıştırır şekilde tekrarlara dayanarak belli değerler ve davranış normlarını aşılamaya çalışan bir pratikler kümesi" olarak tanımlanıyor. Bu anlamda kavram, eski kültürel ve tarihsel malzemelerden yeni amaçlar için tarihsel süreklilikler inşa edilmesinde faydalanılmasına vurgu yapıyor. Osmanlı tarihçiliğini de son yıllarda bir hayli etkileyen çalışma, aslında toplumsal kuramın sorduğu sorularla ilgilenen tüm okurların ilgisini hak ediyor.
Kitaptaki makalelerde icat edilmiş geleneklerin oluşum ve gelişimlerine Britanya ve kolonilerinin tarihinden örnekler buluyoruz. Örneğin İskoç 'Highland' geleneğinde kökeninin antikiteye dayandığı savunulan, rengi ve örgüsü klanları gösteren ekose kumaştan dokunmuş kiltlerin, aslında büyük ölçüde modern icatlar olduğu, 18. yüzyılda İngiltere'yle birleşme sürecinde ortaya çıktıkları ortaya konuyor. Yine tarihsel süreklilik ve kadim gelenek iddialarının aksine, Gal kültürel kimlik ve geleneğine atfedilen özelliklerin son iki yüz yıl içerisinde yaratıldığı, en önemlisi de çağımızda artık geleneksel olanla eş tutulan Britanya monarşisiyle özdeş seremoni ve ritüellerin oldukça yakın bir geçmişe sahip oldukları vurgulanıyor. Avrupa'da icat edilmiş geleneklerin Hindistan ve Afrika bağlamlarına nasıl adapte edildiklerine dair makalelerse gelenek icadı süreçlerini küresel eşzamanlılık bağlamına yerleştiriyor.