Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

tan0006 Tarafından Yapılan Yorumlar

01.11.2006

'Eyvah Kitap', çocukların ve gençlerin gözünden 'kitap' ve 'okuma' kavramına farklı bir açıdan yaklaşan bir deneme. Mine Soysal'ın okuma eğilimyeri ve kitaplar üzerine sohbet ettiği kırk binden fazla ilköğretim ve lise öğrencisinin gerçek öykülerinden derlediği kitapta, otuz üç kısa öykü yer alıyor. Özellikle 10-15 yaş arasındaki çocukların kitap okuma deneyimlerini içeren 'Eyvah Kitap', önemli bir konuyu tartışıyor.
01.11.2006

Abidin Parıltı, Dengbêjler başlığıyla yayımlanan kitabıyla, hayatın hengâmesi içinde arkasına dahi bakmaktan korkarak sürekli 'ileriye' koşan, koşuşturan, hayatı, anlamı, heyecanı, korkuyu, yalnızlığı, aşkı, sözü, yazıyı, sesi, parıldayan ekranların ve alan derinliği olmayan karelerin içine gömülmüş olan bizlere, önemli bir hatırlatmada bulunuyor: Bir zamanlar soğuk ve ıssız Kürt köylerine, ışıksız ve upuzun gecelere misafir olan söz ustaları vardı. Onlar, birbirinden habersiz köyleri, şehirleri, ülkeleri sözlerine işleyip diyar diyar gezer, yapayalnız köylüleri, anlattıkları hikâyeleriyle bir araya getirir, coştururlardı. Ve artık onlar yoklar. Çünkü artık sözün kıymeti yok. Dengbêj geleneği henüz ölmedi ölmesine ama bundan böyle onlar, olamayacakları bir dünyada yaşadıklarının farkında oldukları için, seslerini (denglerini) çıkarmıyor, sözlerine anlam, anlamlarına söz eklemek için diyar diyar dolaşmıyor, gezdikleri yerlerde karınlarını doyuramıyorlar. Çünkü "ileri"/ yazı/ ekran sadece onları değil, sözlerinin besleyicisi kahramanlık öykülerini, yüzlerce kişinin hayatına mâl olan aşk maceralarını ve üstü aralanmamış portakal memeleri ortadan kaldırdı. (Erkek dengbêjler kadın memelerini türkülerinde çok abartarak işler, hatta temel fantezi olarak memeleri bilirler. Oysa anlatıcı çoğunlukla kadındır: "Gül desenli desmalı getirdim/ Sarı memelerimin çiftini içine koyup/ Sundum gönlümün azizine", Derwêşê Evdî). Sınırlar, savaşlar, mayınlar, o iflah olmaz gezginlerin ayaklarını da prangaya vurdu. Hız, onları da toza-dumana kattı.
Oysa Barry Sanders, elektronik çağda yazılı kültürün krizini ve sözlü kültürün mazisini irdelediği Öküzün A'sı adlı kitabında 1986'da, Amerika'da düzenlenen PEN kongresinde konuşan Amerika PEN Başkanı Norman Mailer'dan şunları aktarıyordu: "Biz söze âşığız. Onunla gurur duyuyoruz. Söz, devletin kuruluşundan çok daha eskilere dayanır. Söz, yeryüzündeki en eski insan varlığının her dirilişiyle ulaşır bize. (...) Hindistan'da Vedalar bize hâlâ şöyle der: 'Bütün tanrılar kelâma dayanır, tüm hayvanlar ve insanlar; tüm yaratıklar kelâmda yaşar... Kelâm, ilahi dünyanın merkezidir."
01.11.2006

Takvimin yaşamlarımızdaki yerini kavramak için bugün iyice kanıksadığımız birkaç basit soru yeterlidir. Doğum tarihin nedir? Yaşın kaç gibi? Doğum tarihimizi gün-ay-yıl olarak biliriz. Buradan hareketle bugün kaç yaşımızda olduğumuzu hesaplayabiliriz. Buraya kadar takvim yaşamımızın iki boyutunu ortaya koydu. Geçmiş ve şimdiki zaman. Daha sonra aynı mantıkla ortalama ne kadar ömrümüzün kaldığını tahmin etmek olasıdır. Gelecek zaman boyutu. Tabi bu zaman çizgisel bir zamandır. Ve bu çizgisel zamandaki konumumuzu anlayabilmek için bir takvime ihtiyacımız var. Peki bu takvim hangi takvim olacak? Miladi yani Gregoryen takvim mi, Hicri takvim mi, Fransa ve Rusya devrimleri sonrası kısa süre kullanılan takvimler mi ya da annemin ne zaman doğduğumu sorduğumda, 'sen haşhaş çapalarında doğdun (nisan sonu mayıs başı)' cevabını verirken kullandığı takvim mi? Aslında hayatımızdaki herhangi bir araçtan farklı olmayan takvime Jacqualine De Bourgoing'in baktığı yerden bakarsak basit olmadığını görürüz.
01.11.2006

Nüzhet, Piraye, Münevver, Vera, Yelena Yunçenko... Bu isimler size kimi çağrıştırıyor? Tabii ki Türkiye'de usta şair ya da komünist sıfatları ilk kimi çağrıştırıyorsa onu, yani Nâzım Hikmet'i. Nâzım Hikmet deyince akla nasıl ki şiirleri gelirse, nasıl ki onun dirençli siyasi mücadelesi gelirse bir o kadar da sevdiği kadınlar gelir. Nâzım'ın hayat hikâyesinden parçalar okuduğumuzda birçok kadın da karşımıza çıkar satır aralarında, ama biri hariç: Galina Kolesnikova. Nâzım'ın "Kendinle gurur duy. Ben hiçbir kadınla seninle olduğu kadar uzun süre birlikte yaşamadım" dediği, en uzun süreli ilişkisi, eşi, 'Kanarya'sı, 'Güllü Hanım'ı, 'Galuşka'sı... Nâzım Hikmet'in hayat hikâyesinde hep atlanan, yeteri kadar tanınmayan bir isimdir Galina. Ama artık Galina'yı ve onun Nâzım'la ilişkisini öğrenmek böylelikle insan olarak Nâzım'ı da daha iyi tanımak için önemli bir kaynak var elimizde. Galina'nın 1980 yılında yazdığı Nâzım'la 7 Yıl adlı anı kitabı, Halkevleri Yayınları tarafından Türkçeye kazandırıldı.
01.11.2006

"Schopenhauer, 'Değerlendirme, Eleştirme, Alkış ve Ün' adlı yazısında yazarları üçe ayırıyor; kayan yıldızlar, gezegenler, yıldızlar. Göz kamaştırıcı ve hayranlık uyandıran görünümleriyle bir anda parlayıp sönüveren kayan yıldızlar. Kendi dönemleri içinde ağırlığı olan yazın örnekleri veren gezegenler. Zaman ve uzamın ötesinde evrensel bir boyutu olan yapıtların sahibi yıldızlar. Yıldızlar hemen göze çarpmadıklarından en geç seçilenlerdir."
Okuduğum bir şiirde "Dünya'nın cesur ulusları yoktur, cesur insanları vardır" diyordu şair. Merak ediyorum, Naipaul'u küçük bir gecekondu mahallesinden Oxford Üniversitesi'ne getiren cesareti miydi yoksa seçeneklerinin azlığımı? Belki de insanlar cesaretlerini doğdukları topraklarda, birçok farklı ulusun ortak yaşamı içinde harmanlanan kültürel mirastan ve çok renklilikten almaktadırlar. Naipaul'un kitabında geçen, yazarın çocukluk yıllarında yaşadığı sokağın sakinlerini oluşturan karakterlerin birer masal kahramanı olmadıkları kesin ama hayatta paylarına düşeni tadını çıkararak, kendileri olmaktan vazgeçmeden yaşıyor olmaları onları, Miguel Sokağı'nın kahramanlarına dönüştürüyor.
Bir çocuğun kirlenmemiş, hayatın kaygılarına henüz bulaşmamış bakış açısı ve usta bir yazarın kelimelerin ağırlığının bilincindeki kaleminin ortak bir ürünü Miguel Sokağı. Naipaul'un vurucu zekâsı sadece bir çocuğun mahallesindeki insanları anlatmıyor aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı'nın rüzgârıyla savrulan dünyada olup bitenlerin küçük bir adanın kenar mahalle insanlarını nasıl etkilediğini, öte yandan yaşamın devam ettiğini yumuşak, sade, renkli bir dille anlatıyor. Adanın geleceğiyle ilgili politik planlar ve belirsizlikler günlük hayatın örgüsü içinde yer alıyor ama asla önüne geçmiyor. Amerikan askerleriyle beraber gelen yaşam tarzının adayı nasıl yavaş yavaş istila ettiğini, yolsuzluk ve rüşvetin yoksul insanların hayatını zorlaştıran yönlerini, seçeneklerin çok olmadığı çocukların büyüdüklerinde yapabilecekleri işlerin sınırlı olduğu basit anlaşılır bir dille kıpır kıpır kalipsoların eşliğinde anlatılıyor.
Öte yandan yeteneklerin olgunlaşıp meyve vermeye başladığı ergenlik çağındaki yazarın gözünden baktığımızda; Miguel Sokağı cam bir fanusun içinde yaşadığı zamanın dışına çıkmış gibi geliyor. Sokağın sakinlerinin hayatlarındaki fırtınalar savaşın önüne geçmiş, kendilerini önemli hissediyorlar, komşularını önemsiyorlar ve tüm sokak birbirini tanıyor. Erkekler kadınlarını her gün dövseler de dayaktan öldürseler de onların ölümünde kendilerinden vazgeçercesine yas tutabiliyorlar. Anneler çocuklarına sopa atmadan güne başlamasalar da yine de onların varlıkları ile övünüyorlar. Okuduğumuzda, sefil bir hayatı paylaşan insanların olduğu asla olmak istemeyeceğimiz bir yer olarak algılayabiliriz, ama kendi zamanımızda oturduğumuz sokağa yabancılaşıp komşularımızı hiç tanımadığımızı düşününce, birdenbire o sefil sokak renkleniyor. İnsanların sıcak samimi ilişkileri bizi sarıp sarmalıyor. Naipaul'un karakterleri düzmece, uydurulmuş, hayatta karşılığı olmayan kişiler değil. Onlar vatandaşlık hakkı olan insanlardan oluşuyor. Kendi çarmıha gerilişini düzenleyen mahallenin delisi Erkek-Adam. Bir çöpçü olarak fazlasıyla titiz, ağzında diş fırçasıyla dolaşan Eddoes. Bahis tutkusuyla Hat, sevmediği insanları öldürmekten korktuğu için sadece sevdiklerini traş eden berber Bolo, her birinin babası başka erkekler olan sekiz çocuk annesi Laura. Tuhaf ama neşeli, hüzünlü ama mutlu sokak sakinlerinden birkaçı.