Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

tan0006 Tarafından Yapılan Yorumlar

01.11.2006

Gelecek hepimiz için merak konusudur aslında. Örneğin Türkiye'nin geleceği! Bilimkurgu filmlerinden aşina olduğumuz görüntüleri görmeye ömrümüz yetecek mi bilinmez ama Türk edebiyatının usta kalemlerinden Tahsin Yücel'in yazdığı Gökdelen belki de gelecekle ilgili sorularımızın cevabı olabilir. Yücel'e göre gelecek pek de iç açıcı değil. Usta yazar bugünkü verileri bir potada toplayıp geleceği anlatıyor. Elbette mekikler, gökdelenler, teknik gelişimler var ama Gökdelen'de insanı heyecanlandıran fantastik bir dünya değil. Yücel'in kitabı 17 Şubat 2073'teki başlıyor. Meraklısı için 17 Şubat Yücel'in doğum günü. 2073'ün açılımı ise yazarın söylemiyle "Bir fantezi aslında. 100'ncü yaşımda başlatayım dedim. 2033'e denk geliyordu. Yakın geldi, kırk yıl daha ekledim". O günün İstanbul'u gökdelenlerin yuttuğu, bırakın köprüleri, fabrikaları, okulları; havanın, suyun, denizin bile özelleştirildiği para babalarına satıldığı bir kent Yücel'in kitabında. Temel Diker adında tutkulu bir müteahhitin en büyük emeli İstanbul'u New York'tan da modern, gökdelenlerle dolu bir kent yapmak. Ve Sarayburnu'na yüzü annesinin yüzü olan kocaman bir Özgürlük Anıtı dikmek. Bunları yapmak için yasal yardıma ihtiyacı var. Ve ülkenin en ünlü avukatı onun yanında yani Can Tezcan. Tezcan eski devrimci ama servetini patronlara borçlu. O yüzden hep çelişkide. Bir yandan bugüne hizmet ediyor ama devrimci rüyaları da devam ediyor. Ve hem bu rüyalar hem de müvekkilinin önündeki yasal engelleri kaldırmak adına yargıyı özelleştirme fikrini atıyor ortaya. Başarıyor da. Yargı onun eline geçiyor. Can Tezcan böylece adaleti sağlayacağını sanıyor. Ama 2073'te bu o kadar da kolay olmuyor. Umutsuzluğa düşüyor. Tek umut ise bu düzende kendine yer bulamayan tabiri caizse sistemin safraları, paraları olmadığı için yaşam hakları da olmayan kendilerine kirlenmiş doğada yaşam alanı bulmaya çalışan yılkı adamları. Devamı ise kitapta. Bütünüyle bir yergi kitabı Gökdelen. Yücel'in ustalığını her an gösterdiği bir ironi kitabı. Yücel ise mütevazı kişiliğiyle "Bugünün Türkiye'sinden esinlendim. Naçizane benim geleceğe cevabım" diyor. Sohbet böyle başlıyor ancak ilerleyen zamanda Yücel esinlendiği Türkiye'ye ilgili kaygılarını da paylaşıyor.
01.11.2006

2014 yılında yeni adı Tanrı'nın Birleşik Devletleri olan ABD'deyiz. On üç yıl önce Dünya Ticaret Merkezi'ne terörist bir saldırı gerçekleşmiş, ulusal güvenlik endişesi ülke siyasetini ve yaşamı kökten değiştirmiştir. Başka saldırıları önlemek için Tony Flair'in İngiltere'sinin desteğiyle George Blush hükümeti Afganistan'a ve Irak'a hemen savaş açar, bu ülkeleri İran, Suriye, Pakistan, Mısır ve Endenozya takip eder. Dünyada terörist avı sürerken Amerika'da George Blush liderliğindeki Milliyetçi Parti tek yasal parti olur ve anayasa Vatansever Vatandaşların Hakları ve Sorumlulukları adındaki totaliter bir metne dönüşür.
Artık bütün vatansever Amerikalılar kendi iyilikleri ve güvenlikleri için sıkı bir kontrol altındadır. Elektronik detektörlerle taramakta, izledikleri ve okudukları her şey devlet tarafından gözlenmektedir. Ülke içinde ve dünyanın herhangi bir yerinde ulusal güvenliği tehlikeye atabilecek bütün etkinlikler şiddetle bastırılır. Foxy News haber kanalı doğru haberleri alabileceğimiz tek haber kanalıdır. Bütün politik muhalifler susturulmuştur, Demokrat Parti çoktan yasaklanmıştır bile. Bütün bu kâbus gibi hikâye neyse ki Dawn Blair'in Amerika 2014 kitabının kurgusunun bir parçası ve gereksiz yere endişelenmek için hiçbir sebebimiz yok.
01.11.2006

İnsan bilimlerinin soğuk tanımlamaları düşünüldüğünde, edebiyat insana dair anlatımın en iyi araçlarından biridir. Çünkü edebiyatın temelde tanımlama, sınıflandırma kaygısı yoktur. Sadece olanı, olduğu gibi vermeyi amaçlar. Bu nedenle, edebi anlatım çoğu zaman bir insanlık komedyası olarak tanımlanır. Bunun nedeni, edebiyatın insanı yüceltmemesi, onu doğanın dışına çıkarmamasıdır. İnsanı konu alan biliminse, aklı asıl veri almak gibi, her zaman kapıldığı bir hata vardır. Bu disiplin, her zaman doğayla insanı ayırmış, insanın dışında kalan ne varsa, insan dışı olarak tanımlamıştır. Bilim insani özellikleri dışlar, insanı yok sayar, onu soğuk gözlemlerinin ve tanımların çerçevesine sığdırmaya çalışır.
Oysa edebiyat, insan biliminin verilerini kullansa da, her zaman insani özelliklere, bu bilimi çokça aşan hususiyetlere atıfta bulunur. Bulunmak zorundadır da. Çünkü bu alanın asıl gücü, bilimin yabancılaştırmasına karşı bir araç olarak kullanılabilir olmasıdır. Edebiyatın taraflı olması da, bilimin tarafsız olma iddiası düşünüldüğünde, kesinlikle daha gerçekçidir.
Albert Sánchez Piñol'ün asıl ihtisası -formasyonu diyelim-, antropoloji. Soğuk Deri, kendisinin ilk romanı. Daha önce yayımlanan, fakat Türkçeye çevrilmeyen Pallasos i Monstres isimli deneme kitabından sonraki ikinci kitabı. Soğuk Deri'nin ilgi çeken yönü, yazarın aslında antropoloji eğitimi almasına ve romanında kısmen bu yöndeki birikimini kullanmasına rağmen, kendince bir edebiyat dilini de kurabiliyor olmasıdır. Burada bilimsel verilerden yararlanmak, ne romanın olay örgüsünde ne de dilsel yetkinliğinde herhangi bir zafiyet yaratmaz. Çünkü Piñol, bu verileri esas almaktan çok, olay örgüsünün bir aracı, yardımcısı haline getiriyor. Kitabın ilk birkaç sayfası, aslında gidilen coğrafyayı daha iyi anlatmak için, bitkilerle veya böceklerle ilgili birtakım Latince isim içeriyor. Fakat bu tam anlamıyla, sadece bir 'girizgâh'tır. Çünkü ilerleyen olay örgüsü, okuyucuyu bambaşka duraklara, bambaşka konulara ve tartışmalara götürür. Öyle ki roman, bir anlamda bilimselliğin de, Avrupa kültürünün de, Avrupa sömürgeci anlayışının da ve özellikle insan olmanın da sorgulandığı bir alana, imkâna dönüşür.
01.11.2006

Tarihin her on yılında bir oluşan yaralı insanlarla edebiyatta karşılaşıyoruz. Yakın tarih hesaplaşılmamış, yerli yerine konulmamış belirsizliklerle ağırlaşmış durumdayken, sağlıklı bir çıkarsama yapmak da mümkün olamıyor. Bazen öyle tarihsel anlar ya da süreçler yaşanır ki, birtakım insanlar çağının kurbanı olur. Buradan hareketle, Türkiye'nin yirmi yıl öncesine bakabilir miyiz? 12 Eylül demeçlerinde Kenan Evren, darbe gerekçelerinden birini de, sosyal gelişmenin Türkiye gerçeğinin önüne geçtiği şeklinde açıklamıştı. Peki nasıl oluyor da o dönemin bireyleri, bugünün edebiyatının bunalımlı tipleri olarak edebiyatın başat karakterleri haline geliyor? Kirlenmiş bir yaşama karşı duruşun dinamiklerinin özünde felsefe varsa eğer, bu felsefi duruş çözüm noktasında direnecektir. Bireylerin içinden geldikleri yaşamın karşısında durmaları çelişkili bir durum olabilir. Yanlış olan nedir? Ya da karşı duruş yanlış mıdır? diye de sorulabilir. Hasan Öztoprak Hakikatin Ölümü'nde, ister istemez bu tür soruları getiriyor akla. Çünkü roman, geçmiş dönemin solcuları olan Feridun ve Timuçin üzerinden akıyor.
Orta sınıf denebilecek bir aileden gelen Feridun, üç erkek kardeşin ortancasıdır. Liseye başladığı ilk gün, sınıfa geç girer, herkes sıralarda yerini almıştır. Oturmak için mahcup bir şekilde kendisine yer ararken, Timuçin adlı öğrenci yer açarak, Feridun'u yanına çağırır. Böylelikle Feridun ve Timuçin arasındaki dostluk da başlamış olur. Öğretmen anne babanın tek çocuğu olan Timuçin, "Haksızlığa asla gelemezdi. Arkadaşlarıyla sürtüşmez, ama bir yabancı ona ya da arkadaşlarına sataşmasın, hiç durmaz yumruğu çakardı. Dostları kavga ederken haklı haksız bakmaz girerdi kavgaya." Timuçin'e göre daha temkinli bir kişiliğe sahip olan Feridun, folklor oynayan bir kızın peşinden giderken, siyasetle tanışacaktır. İlgi duyduğu kızın devam ettiği folklor derneğine sözde folklor oynamak için yazılırsa da, 'siyasi amaçla kurulan' dernekte, folklor yerine eğitim çalışmalarına katılacaktır. Feridun hayatla ilgili problemlerinin çözümünü dernekte bulmuştur, bütün enerjisini oraya akıtacaktır, "onlara göre, içerde ve dışarda birçok düşman ülkemizi yok etmek için fırsat kolluyordu. Bu oyunu boşa çıkartmak için örgütlenmek ve daha çok taraftar bulmak gerekiyordu. Bu hoşuma gitmişti. Babamla aramızda hep bir çekişme olmuştur. Bunun nedenini bilmiyorum. Benden üç yaş büyük abime gösterdiği yakınlığı, o yıllarda bana göstermezdi."
01.11.2006

Bülent Ruscuklu'nun Suikast romanı, Türkiye Cumhuriyeti başbakanına yönelik bir suikast kurgusuna dayanıyor. Uzun yıllar Milli İstihbarat Teşkilatı'nda çalıştıktan sonra emekliye ayrılan yazar, Suikast'te, Ortadoğu merkezli tarihi, siyasi ve ekonomik gelişmelere 'istihbaratçı' gözlüğüyle alternatif yorumlar getiriyor. Kitap, Türkiye insanının 'gizli örgütler' ve 'komplo' teorilerine yönelik güncel ilgisinin tatmini bağlamında yer yer önemli fırsatlar içeriyor.
Olay örgüsü, Ruscuklu'nun Şeytan Krallığı ve Savaşın Eşiğinde romanlarından tanıdığımız karakteri MİT mensubu Mete Çeliker'in merkezinde gelişiyor. Henüz ilk sayfada 'yakışıklı' olduğunu öğrenmemize karşın, fiziki özelliklerinin tasvirine ulaşamadığımız Mete, Ortadoğu'daki geçmiş deneyimleri sayesinde sahip olduğu bağlantılarla Türkiye Cumhuriyeti başbakanına düzenlenecek bir suikastten haberdar olur. Suikastin gerçekleşeceği gün, saat ve yer belliyken hiç kuşkusuz suikasti engellemek zor değildir ama söz konusu önlem başta Başbakan'ın programını değiştirmemek yolundaki ısrarı ve benzeri nedenlerle hayata geçmek noktasında sıkıntılarla karşılaşacaktır.