Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

tan0006 Tarafından Yapılan Yorumlar

27.10.2006

Değişen Mekân, mekân kavramının bu coğrafyadaki yüz yıllık izini süren bir çalışma. Burada, kentleşme, sanayi yerleşimleri ve kırsalın durumu ekseninde, mekân kavramının cumhuriyetin kuruluşundan (1923), 21. yüzyıla (2003) geçirdiği değişim çok yönlü olarak ele alınıyor. Değişen Mekân, bu, yüz yıllık süreçte yapılmış resmi ve bireysel akademik çalışmaları ele alan, on sekiz bilim insanının yazdığı makalelerden oluşuyor.
27.10.2006

Bir şairin şiirini daha ilk dizelerinden tanımak; şairin geleceği son nokta bu bence. Çünkü bu bahsettiğim, şiir sanatında bir şairin en büyük hayali, en güzel düşüdür... Şiirin dolambaçlı ve tehlikeli yollarından geçen her şair aslında kendi sesini arar. Sağ kalanlar ya da sağlıklı kalanlar diyelim, küskün ve sessiz bir acıyla sırtlarında taşırlar kendi imgelerini. Ve sanırım zamanla anlaşılıyor ki, gerçekten de her şey 'bir kitaba ulaşmak için'miş. Evet, sadece bir kitap, bizden sonrakiler için tek hazinemiz.
27.10.2006

İlkin Enis Batur'un Perec Kullanma Kılavuzu'nu (1993), sonra Doğdum'unu (2003), daha sonra da ünlü Hayat Kullanım Kılavuzu'nu (1997) okuduktan sonra içinde hiç 'e' harfi olmayan, tartışmalara da neden olan kitabına, Kaybolan'a geçebilirsiniz. Bir başka kitabı daha var Perec'in, hem de çok önemli: Harikalar Odası. Kurgusuyla ve resim, ressam betimlemeleriyle olağanüstü bir kitap, bu. Tümüyle kurmaca ressam, sergi, tablo, koleksiyoncu, gazeteci, ansiklopedik bilgiler, yine de inandırıcı ve sürükleyici. Bir sergide, tabloların önünde büyülenmiş buluveriyoruz kendimizi. Hatta tabloların en ince ayrıntısına kadar yaklaşıyoruz tablolara, ressamların nefes alışını bile duyabiliyoruz kitabı okurken, eleştirmenlerin yaklaşımlarına katılmasak da tartışmalara kulak kabartıyoruz en azından.
Alman asıllı Amerikalı ressam Heinrich Kürz'ün 'Harikalar Odası' adlı tablosu Amerika'nın Pensilvanya eyaletinde "kentte yaşayan Almanların İmparator II. Wilhelm'in hükümdarlığının yirmi beşinci yılını kutlamak üzere düzenlediği bir dizi kültürel etkinlik çerçevesinde" sergilenir. Bu görkemli etkinlikleri izlemek için Amerika'nın başka eyaletlerinden de pek çok Alman asıllı Amerikalı gelir. Yerel gazeteler etkinliklere ve sergiye ilişkin çeşitli yazılar yayımlarlar. "Sanata pek de kucak açmayan bu ortamda, Kürz'ün yapıtı" öteki çalışmalardan daha iyi karşılanır. "Edgar Poe'yu düşündüren, daha çok mürekkep akıtacak"acayip bir yapıt olarak değerlendirilir gazetelerin birinde. Bir başka gazetede de şu çarpıcı açıklama yer alır: "Görünen ve görünmeyen dünyanın bütünlüğünü geri getiren Nietzsche'ci yeni değerlere gizil bir övgü"
Açılıştaki karamsar hava ve serginin ilgi görmeyeceği öngörüleri, birkaç gün sonra, tüm tahminleri altüst eder; sergi de 'Harikalar Odası' tablosu da artan bir ilgiyle çerçevelenir. Bu ilgiye katkıda bulunacak betimlemelerden biri de şöyledir: "Tuvalde kapısız, görünürde penceresi de olmayan, üç duvarı tamamen tablolarla kaplı geniş, dikdörtgen biçimli geniş bir oda resmedilmiş." Bu tablo baktıkça çoğalan, çoğaldıkça büyüyen bir biçimdedir.
27.10.2006

Güneş O Yaz Hiç Doğmadı, Agop Hacikyan'ın Jean-Yves Soucy ile birlikte kaleme aldığı bir roman ve 1915 yılında yaşanan Ermeni Trajedisini konu ediniyor. Romanın özelliği, Franz Werfel'in kitabı Musa Dağ'ında 40 Gün'den sonra, Batı dillerinde yazılmış en başarılı, sadece siyah ve beyazdan oluşmayan, dengeli ve son derece sürükleyici bir öyküye sahip bir roman olarak kabul edilmesi...
Roman, Kanada'da 'bestseller' oldu, ki bu Werfel'in kitabından bu yana ilk kez yaşanan bir olaydı. Dünya basınında kitap hakkında onlarca yazı çıktı. Kitabın bir televizyon dizisine dönüştürülmesi de gündeme geldi. Roman İngilizce, Almanca, İtalyanca, İspanyolca dahil birçok dile çevrildi. Türkçeye de çevrilmesi çok önemli bir olay.
Romanın iki karakteri olan Vartan ve Maro'nun, roman boyunca sağ kalmayı başaran ama nice acılarla dolu oluşları ve birbirlerine ulaşmaya çalışmaları, romana aynı zamanda çağdaş bir Leyla ile Mecnun öyküsü özelliği katıyor. Bu yanıyla, Doğu edebiyatının bir boyutu da, Batı'ya taşınmış oluyor. İki kahramanın birbirine ulaşmaya çalışmalarının öyküsü ardında, koskoca bir insanlık trajesisinin, Ermeni soykırımının acıları, çelişkili özellikleri adeta bir fresk gibi resmediliyor.
Musa Dağ'ında 40 Gün'deki gibi, Hacikyan'ın kitabının ana karakterlerinden biri olan Vartan da, savaş patlak verdiğinde Osmanlı ordusunda subay olarak görevli. Osmanlı ordusundaki Ermeni subaylar olgusu hiç araştırılmamış bir alan... Enver Paşa, Allahuekber Dağlarında 'kahramanca çarpışan Ermeni askerlerini' öven özel bir bildiri yayımlamıştı. Çanakkale savaşlarında ölen Ermeni askerleri yeni yeni ortaya çıkıyor. Şu sıralarda, bunlardan biri olan ve 1918 yılında savaş bitene kadar vecibesini yerine getiren Dr. Garabet Haçeryan'ın, '1922 İzmir Güncesi' yargılama konusu. (Bir Ermeni Doktorun Yaşadıkları, Dora Sakayan, Belge Yayınları, 2005). Öte yandan bu askerlerin aileleri de sürgün yollarına düşürülürken, Ermeni askerlerinden oluşturulan özel taburlar, önce yol yapımında çalıştırılıyor, sonra kıyıma uğruyorlardı. O dönemin yasal Ermeni partileri, Taşnak Partisi, Ermeni Patrikliği bir kıyıma gerekçe sağlamamak için, Ermeni halkını yurttaşlık görevlerini yerine getirmeye çağırmıştı. Ama bu durumu değiştirmedi. Ermeniler yaşadıkları ve çarpışan iki imparatorluğun arasında sıkıştı kaldı. Sonuçta binlerce yıldır, kendi vatanlarında yaşayan bir halk kendi coğrafyasından adeta kazındı, her şeyi ile.
27.10.2006

Bir ilk roman, bir ilk polisiye. Altbaşlığında 'Bir Ankara Polisiyesi' yazan Her Temas İz Bırakır, Emrah Serbes'in ilk romanı. 'İlk'liğini hiç belli etmeyen bir üslubu, polisiye severleri memnun edecek karmaşıklıkta bir entrikası, bu entrika çevresinde dolaşan sağlam bir kurgusu var. Daha da önemlisi, yazar yerli polisiyelerdeki önemli bir eksikliğin üstesinden gelebilmiş. Alışılageldik hayali özel detektiflerin yerine çok gerçekçi gözlemlerle canlandırdığı cinayet masası ekiplerini başarıyla- yerleştiriyor. Resmi devlet görevlisi detektiflere, yani emniyet mensuplarına rol veren romanlarla elbette karşılaşmıştık. Ancak o romanlardaki cinayet ya da narkotik masası şefleri kılık kıyafetleri, ilgi alanları, dış görünümleri, otomobilleri, teçhizatları ve becerileriyle daha çok TV dizilerinden aşina olduğumuz ABD'li meslektaşlarını andırıyorlardı. Son sözü baştan söylemekte sakınca yok; Her Temas İz Bırakır polis işlemlerine ağırlık veren polisiyeler arasında hiç kuşkusuz en yerlisi, en iyisi.
1 Ocak günü Ankara'nın göbeğinde, Kızılay'dayız. Telsizle çağrıldığı olay yerine giden Ankara Cinayet Bürosu Şefi Behzat Ç., arkadaşlarıyla doğum gününü kutladıktan sonra intihar ettiği sanılan genç kızın ölümünü araştırıyor. İlk gelen ekipler, her zamanki gibi kolaycılığa kaçmışlar, kızın üzerinden çıkan 'intihar mektubunu' yeterli görüp araştırmayı derinleştirmemişlerdir. Oysa Behzat Ç.'nin içi rahat değildir. Olay mahallinde yaptığı inceleme, Teras Bar'daki partideki gelişmeler, tanık ifadelerindeki boşluklar aklına cinayet ihtimalini getirir. Üstelik TEM'de (Terörle Mücadele Amirliği) görevli bir meslektaşının meraklı halleri olayın farklı boyutları olabileceğini de işaret etmektedir.
Soruşturma ilerledikçe ölen kızın Urfalı zengin bir aileye mensup olduğu anlaşılır. Toprak zengini, eskinin ağası yeninin iş adamı Hayrettin Bey, DTCF'ye (Dil Tarih Coğrafya Fakültesi) yolladığı kızının komünistlerce beyninin yıkandığından, başına gelenlerin siyasete bulaşmasından, örgüt tarafından infaz edildiğinden şikayetçidir. Behzat Ç.'nin artık bir cinayet olduğuna inandığı bu işin etrafında emniyetten hatırlı kişiler, TEM'ciler, tekinsiz kişiler dolaşmaktadır.
Behzat Ç. ve ekibi, Harun, Selim, Hayalet ve Eda, olaya bakan genç savcıdan aldıkları destekle işe koyulur, 'at izinin it izine karıştığı' bu vakayı çözümleyebilmek için üniversite koridorlarından öğrenci alemlerine, gecekondu bölgelerine özel polikliniklere kadar uzanırlar. İp uçları her seferinde dönüp dolaşıp emniyetin karanlık labirentlerinde düğümlenecek, savcı ve Cinayet Bürosu ekibi bile bu labirentlerde yollarını bulmakta güçlük çekeceklerdir...
Önce basit bir intihar, ardından faili belli bir cinayet vakası gibi görünen olayın Ankara Emniyeti'nde yarattığı çatışmalar, hikâyeyi polis aleminin içine taşımış. Yazarın DTCF koridorlarındaki öğrenci olayları kadar polis alemine de aşina olduğu anlaşılıyor. Belli ki bu olaylara karıştığı, emniyette 'misafir' edildiği, meseleyi bizzat tetkik ettiği zamanlar olmuş Serbes'in. Ancak tetkiklerini hikâyesine bir taraf olmanın hıncıyla yansıtmıyor. Tersine, olup bitenleri polisin bakış açısından aktarmış. Soğukkanlı bir tavırla dolaşıyor emniyet odalarında. Ekipler arasındaki rekabeti, komploları, yargısız infazların şaibeli silahlarını, işkenceleri, kısacası emniyetin 'olağan' işleyişini bir polis şefinin, ama vazifesine bağlı dürüst bir şefin izlenimleri gibi anlatıyor. Bu 'olağan' durumları sorgulamadan, kendisini aradan çıkararak çok gerçekçi ayrıntılar, tasvirler ve diyaloglarla sergileyen Serbes, okuyucuyu bir yargıda bulunmaya davet ediyor.
Her Temas İz Bırakır'ın gerek hikâyesi gerek o hikâyeyi anlatım tarzıyla, yani atmosferiyle, temposuyla, kişileri ve diyaloglarıyla, başarılı bir polisiye olduğunu belirtmiştim. Ama polisiyeyi aşan, roman kahramanının iç dünyasında gezinirken psikolojik bir derinlik kazanan yanı da önemli. Aslında polisiye kurgu işin bahanesi; Emrah Serbes, bir cinayet vakasını çözümlemeye çalışırken kendi hayatındaki sorunlar karşısında çözümsüz kalan bir insanın, kire pisliğe batmış bir dünyada yolunu arayan bir adamın, Behzat Ç.'nin dramını anlatıyor.