Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

tan0006 Tarafından Yapılan Yorumlar

15.10.2006

Birden çok çocuğu bulunan anne babalar ile en az bir kardeşi olan çocuklar iyi bilirler ki, kardeşlik duygusu, okullarda öğretildiği gibi salt bir sevgi bağından ibaret değildir. Aynı karnı paylaşan insanların, aralarında sözü edildiği türden bir bağ olsa da, bu durum günlük koşuşturma ve çekişmeler sırasında unutulur gider çoğunlukla. Zaman zaman 'kedi köpek kavgasını' aratmayacak tartışmalar yaşanır çok çocuklu ailelerde. 'Yok, sen benim kazağımı giydin; yok, benim terliğimi ıslattın ya da benim izlediğim dizi yerine sen maç açtın' diye başlayan tartışmalar uzar gider. Hele bir de evin büyük çocuğu erkek, küçüğü kız ise, kardeşler arasındaki tartışma konularına yenileri eklenir. Büyük abi, kız kardeşi biraz büyüyüp de serpilmeye başlayınca onun yaşamına daha çok müdahale ederken bulur kendini. Giydiği eteğin boyundan tutun da kızın erkek arkadaşının kişiliğinden dem vurur sürekli. Bu konularda uzun yorumlarda bulunur. Kardeşini tatlı sert biçimde uyarır. Onun 'yola getiremeyeceğini' anlayınca da bu kez durumu anne ya da babasına iletmekte en ufak bir sakınca görmez.
15.10.2006

Sanayi devriminin en karmaşık yapıya sahip aletlerinden biri de saatti. Üretim, teknoloji ve iş bölümündeki artış ve çeşitlenme, zamanın çok daha hassas saatlerle, daha küçük parçalar olarak tasarlanmasına yol açtı. Tüm bu süreci genellikle saldırgan bir açıdan değerlendiririz: Biz, bizden bağımsız olarak akan zamanı, artık daha iyi ve ince bir şekilde hesaplayarak, ona kesin bir şekilde hüküm süremesek de, yönlendirebilmekte, denetleyebilmekteyizdir.
Halbuki yaşanan tam tersidir: Bütün ağırlığı ve şiddetiyle üzerimize çöker. Bize dayatılan zamanı yaşarız bir bakıma, kendi zamanımızı yaşayamayız, kendi hayatımızı yaşayamadığımız gibi. Pierre Charras'ın On Dokuz Saniye adlı kitabının gizli kahramanın zaman olduğunu söylesek, yanılmış olmayız. Fakat genel bir zaman kavramından değil, belirli bir zaman, belirli bir on dokuz saniyeden söz ediyoruz. Romanın büyük bir kısmını oluşturan on dokuz saniyelik dilim, çeşitli karakterlerin içsel konuşmalarıyla yaşadıkları kendi zamanları olduğu gibi, onlar farkında olmadan, trajik bir sona doğru ilerleyen bir geri sayımdır da. Yılbaşlarında ve uzaya yapılan roket fırlatmalarında görülecek türden, modern bir geri sayım! Fakat bu sefer büyük bir felakete doğru ilerleyen, sessiz, romana dışardan dahil olan bir geri sayım söz konusudur. Charras her saniyeyi bir bölüm olarak tasarlamış. Tek bir saniye içine sığan gerginlikler, hayaller, çelişkiler, hesaplaşmalar ve en önemlisi bir türlü çözüm yolunun bulunamayışı... Her bir saniye genleşerek kendi içlerine birer yaşantı sığdırmıştır sanki. Geri sayım içinse her şey bir kronometre soğukluğuyla ilerlemektedir: 19, 18, 17...
Ustaca hazırlanmış kurgu, aynı süreye sıkışmış farklı zamanların çakışmasını, yarattığı gerilimi vermeyi başarıyor. Daha doğrusu, zamanın ölçülerle yaşanışıyla, ölçülere sığdırılamayan varoluşu arasındaki gerilim ve bu çatışmada geri sayımın bir bakıma galip çıkışı, gündelik hayatın rastlantı karşısındaki çaresizliği...
15.10.2006

Fiskadoro, Fiskadoro... Uykuya dalmak üzereyken, kulaklarımıza fısıldanan bir sözcük gibi. Onun, aslında bir çocuğun ismi olacağını tahmin etmek kolay değil. Daha çok, masal dünyasının gizemlerini taşıyan bir ses. Aslında bir bakıma öyle. Denis Johnson'ın geleceğimize dair bir tablo çizdiği romanı, gerçekle masal arasında bir yerlerde duruyor. Masal, çünkü Johnson'ın anlattıkları, gelecekte dünyanın nasıl bir yer olacağına dair eşsiz bir düş gücünü yansıtıyor.
Gerçek, çünkü anlatılanlar, ne kadar karanlık olsalar da insanoğlunun doğasına yabancı değil. 1949'da, Amerikalı bir subayın oğlu olarak Münih'te doğan ve çocukluğunu Tokyo, Manila ve Washington'da geçirmiş olan Johnson'ın, dünya haritasının iki ucunda bulunan toprakların kokusunu sindirerek büyümüş olması, Fiskadoro'yu özel kılıyor. Kitap, satırlarını sunmaya başlamadan önce 'kırk millet'ten insanı bir araya toplamış da okur karşısına öyle çıkmış gibi. Dünya'nın başına bir felakettir gelmiş, Asya hiç olmuş, Avrupa ve Afrika'nın adı geçmiyor, ama felaketten kurtulmayı başaranlar, gelecekte yine farklı kimlikler ve farklı geleneklerle, Amerika'nın bir yerlerinde yaşamaya devam ediyorlar.
Denis Johnson'ın çizdiği gelecek resmini incelemeye başladığında insan doğal olarak alıştığı verilerden yola çıkmak istiyor. Daha doğrusu, özellikle günümüzde sürekli arayıp sorduğumuz, gerekli mi, gereksiz mi diye hiç sorgulamadan peşine düştüğümüz ayrıntıları talep ediyor öncelikle. Ne olmuş, dünyanın, insanoğlunun başına ne gelmiş, sene 2000 kaç, nerede yaşıyorlar bu insanlar, kim kimdir? Bu tür sorulara net yanıtlar gelmeyince de sabırsızlanıp huysuzlanmaya başlıyor insan. 'Ayrıntılı' bilgiler çok değilmiş gibi geliyor. İlk bakışta, Fiskadoro, on iki-on üç yaşlarında bir erkek çocuk, babası Jimmy, okyanusa açılıp balık getiren insanlardan. Annesi Belinda, Fiskadoro'nun iki küçük kardeşi Drake ve Mike ile uğraşarak, komşularıyla sohbet ederek geçiriyor günlerini. Fiskadoro ve ailesi, Ordu denilen bir yerde yaşıyorlar. Fiskadoro'nun, büyük büyük babalarından kalmış bir klarneti var.
Genç çocuk, kitabın başında bu klarneti alıp, Ordu'dan birkaç kilometre ötedeki Twicetown'da yaşayan Bay Cheung'a gidiyor. Bay Cheung, Miami Senfoni Orkestrası'nın müdürü ve Fiskadoro ondan ders almak istiyor. Bay Cheung'un büyükannesi, Büyükanne Wright, yüz yaşının üstünde, yarı Çinli bir kadın. Dünyanın en yaşlı insanı. Ve sağda solda birkaç isim daha var... Başta 'dağınık' gelen bu parçalar, yavaş yavaş yerlerine oturmaya başlıyorlar. Örneğin, insanların kılık kıyafetleri ve yaşadıkları yerler hakkındaki bilgiler, romandaki geleceğin bugünkü uygarlık seviyemizin çok gerisinde olduğunu ortaya koyuyor. Sonra, bir noktada, 'tabloyu çok net ortaya koymadığı' için yazara olan kızgınlığınız uçup gidiyor.
Çünkü bu net olmayan, okuru afallatan dünya aslında aynen öyle. Romandaki insanlar işte tam da böyle hissediyorlar. Ne parayı tam olarak biliyorlar, ne adamakıllı bir uygarlık seviyesine ulaşmışlar. Bunlar çok da önemli değil üstelik, okurun da kafasını karıştıran başka birçok konu var ki, romandaki karakterleri esas onlar mahvetmiş: Hedef yok, tarih kavramı önemini yitirmiş, inanç büyük bir eksiklik...
Ama felaket sonrasındaki dünyada yaşayanların çoğu, hayatlarındaki eksikliğin ve boşluğun nelerden kaynaklandığının bile farkında değil. Kafalar karmakarışık. Kutsal kitaplar ve din konusu, ancak kulaktan dolma aktarımlarla yer alıyor hayatlarında. Ölüm, hastalık, geçmiş ve gelecek de öyle... Kim demiş, doğrusu nedir, belli değil. Tüm bunları fark ettikçe, gelecekte feleğin tokadını yemiş ve bu tokadı da besbelli ki korkunç bir savaş yüzünden kendi kendine atmış insanoğlunun garip hallerine alışmaya başlıyorsunuz. Çünkü anlatacak, yol gösterecek, eskileri aktaracak biri yok. Bay Cheung'un, denizin ötesinde ne olduğunu soran Fiskadoro'ya dediği gibi, belki sadece Büyükanne Wright biliyor eskileri. Artık gerçekle hayali birbirinden ayıramayan büyükannenin bildikleri de, insanoğlu için tam bir felaket:
Cehenneme dönmüş Saygon ve babası intihar ettikten sonra, aklını yitirmeye başlayan annesini de ardında bırakıp Amerika'ya, Seattle'daki dayısının yanına gitmeye çalışan on altı yaşındaki Marie... Büyükanne Wright'ın, yani Marie'nin Saygon'dan ayrılış macerası, kimsenin kimseye merhamet göstermediği bir kâbus ve bu kâbusun bir aşamasında, bindiği helikopter düşünce okyanusta iki gün geçiren Marie'nin öyküsü, kitabın en çok merak edilen ve en 'derine dalan' bölümlerinden biri. O kadar ki, onun adının geçtiği bölümler, kitabın gerçek kahramanının Fiskadoro değil, Marie olduğunu bir sır gibi fısıldıyor. Fiskadoro gölgede mi kalıyor o zaman? Hayır, onun da başına bir değil, birkaç felaket geliyor. Önce, romanın başlarında babası ölüyor, sonra, cinselliği konusunda düşüncelere dalan genç adam, dürtülere dönüşen bu düşüncelerinin neden olduğu bir 'yanlış yol'a sapma sonucunda, 'bataklık insanları' denilen insanlar tarafından korkunç bir geleneğin kurbanı oluyor. Anlatmak zor, okurken de zorlanıyor insan ve Denis Johnson da olanı biteni alabildiğine insafsız aktarıyor. Tıpkı romandakilerin yaşadığı gibi...
15.10.2006

Yiğit Değer Bengi'nin Çift Başlı Kartal kitabı, tarihsel-fantastik temel üzerinde yükselen dokuz öyküden oluşuyor. Yapıt her şeyden önce, Türk edebiyatında eksikliği hissedilen fantastik-kurgu türünün, yine Bengi tarafından hazırlanan ve ülkenin bu türde ürün veren önde gelen isimlerini buluşturan 1002. Gece Masalları'nın açtığı kapıdan içeriye giren bir çaba olarak nitelenebilir. Ancak, Çift Başlı Kartal'daki öyküler, içerdiği otantik öğelerle 'fantastik edebiyatın genel görünümünden sarsıcı bir biçimde farklı' bir yapı oluşturur ve türün tutkunları için ilgi çekici bir deneyim vaat eder. Bu yeni yapının temel iddiası, kuşkusuz başta Anadolu olmak üzere Doğu'ya özgü masalsı anlatıların, modern dünyanın katkılarına rağmen soluk alıp vermeye devam eden inanç sistemlerinin, tüm dünyayı kasıp kavuran 'Batı merkezli mitolojik unsurlardan' beslenen fantastik kurgu edebiyatına alternatif gücüyle açığa çıkar.
Bu anlamda en kritik anlatılar, milliyetçi (ya da Bengi herhangi bir milleti övmediği ya da yermediği Anadolu'nun İslam öncesi ve sonrası tarihine bir bütün olarak baktığı için bildiğimiz anlamda milliyetçilikten onu ayıran vatansever ya da Cevat Şakir çizgisinde bir Anadolucu da denebilecek) duyguların da aktive olması ve diğer öykülerle kıyaslandığında tarihsel olarak günümüze yakınlığı nedeniyle Antep'te Fransız işgaline karşı çetecilerin mücadelesini konu alan 'Höyük' ve efsanevi Çanakkale Savaşı'nı işleyen 'Fehm-i Tekerrür' öyküleridir. 'Höyük' öyküsünün ana karakteri Çoban Mehmet ve 'Ermeni bir ihtiyarcık' Efraz Dede'dir. Mehmet'in temel gerilimi işgal altındaki Antep'in kurtuluşu için savaşmak ile annesini ve sevdiği kadını üzüntüye boğacak 'çetecilere' katılma kararı arasındaki çelişkidir. Yaşadığı tüm korku, endişe ve insana özgü tüm gerilimleri açığa vuran içsel konuşmalarıyla Mehmet'in çetecilere katılmak yolunda verdiği nihai karar, kahramanlığının 'yeter-sebebi'dir aslında. Kuşkusuz kahramanlık denen şey, kişiyi geçmişine bağlayan değerlere sadakatiyle ölçüldüğü oranda herkes içinliğe bürünen, masal, efsane ve mitolojilerdeki kusursuz karakterlerden ayrı bir noktaya işaret eder yazara göre. Mehmet de öyledir, onun kahramanlığı hiç de insanüstü niteliklerinden kaynaklanmaz. Annesi, sevdiği ve toprağı için direnişi göze alma kararından beslenir. Onun damarlarında akan kanın kahraman niteliği, höyükte yatan kadim ruhlar tarafından da onanmış olmalıdır ki, ölümüyle birlikte öykü temel fantastik girdinin katılımıyla boyut değiştirir.
Bengi'nin savaş tasvirleri yalın ve gerçekçi, takibi kolay ama kopması neredeyse imkânsız düzeyde akıcıdır. Psikolojik gerilimler dış dünyanın tasvirine ustaca katılır, böylece yapının özünü oluşturan 'Höyük'ün gizeminin açığa çıkış noktasına yolculuk hiçbir falso vermeden yürür ve final bölümünde çarpıcı bir yükseklik sağlanır.
15.10.2006

Özlem N. Yılmaz'ın Kayıp Yalnızlık Ormanı adlı ilk öykü kitabı kurgu ve içerik bakımından, kurutulmuş karanfillerden yapılmış el emeği göz nuru bir gerdanlık biz okurlar için. Kitaptaki Güneydoğu Anadolu'nun ışığında prizmalanan burukluğu, hüznü ve gönül çelen yalnızlığı duyumsayabilmek için gündelik yaşamın içersinde hemen eritip yok etmemek gerek. Okuyup geride bıraktığınız her öyküde o hayali karanfillerin kokusunu duyma çabası diyebiliriz buna. Evet, öncelikle belleğinizde nasıl saklayacağınızı bilmeniz gerekiyor bu öyküleri.
Her an kullanıma haiz bir coğrafya ve bu coğrafyanın insanının hüzünlü, gözden ırak yaşam kesitlerini anlatıyor kitaptaki öyküler; romantizme düşmemek için tedbirli olmak şart, tıpkı yazarının düşmediği gibi.
Yılmaz, bölgenin üzerinde kol gezen cinsiyetçilik ve baskı politikalarını yorumlamak ve anlamaya çalışmaktan yana bir söylem peşinde değil kitabında. Ki isabetli bir tercih bu. Bölgedeki tüm bu yaşananların bir illet, bir hastalık olduğunu, edebiyatın işlevinin de bu keskin noktaları yapıbozum teknikleriyle yorumlamak değil, yeniden ve yeniden yapılandırmak olduğunu hatırlatıyor bize. Özgürlük arayışlarının, yaşamı sorgulama pratiklerinin ve bunların yaşama geçirilmesindeki sınırlı, sürekli öncelik yaratan söyleminin hantallığından bıkmış olmalı Yılmaz. Bu hantallık içersinde politik açmazların 'erk'liğe verdiği prim başı çekenlerden. Ayrıca bunların nedenlerini de sunuyor bize. Postmodernliğin eleştirisi var yazdıklarında. Ancak şöyle bir yol çiziyor: Tıpkı Toni Morrison'un yapıtlarında gördüğümüz kimlik kaybı, yer politikalarının yaratttığı yıkım ve yitişi, postmodern bir üslubun sonuçları olarak görse de bu üslubu kavramsallaştırmıyor. Bu yüzden öykülerindeki 'gerçek' çok yakınımızdan geçiyor; bu yüzden bu kadar gerçekçi bu öyküler. Ama bir o kadar da kurgu!
Ağırlıklı olarak Mardin'in ağır ağır süzüldüğü bu kurgu silsilesinde dillerin ve dinlerin buluştuğu o yerde, yazarın 'takıp takıştırmış, baştan ayağa sırma işlemeli elbisesinin içinde sessizce ve titreşerek, ürkekçe ve kızararak salınan, sürmeli, hızmalı, kapkara bakışlı, Doğulu bir kadın' imgesi peşi sıra çıktığımız bir yolculuk mu bu? Hayır. Çünkü yazar bu imgenin baştan çıkarıcı ve sadece gezi dergilerinde yer eden Doğulu kadın imgesinin ta kendisi olduğunu hatırlatıyor bize. Bu Mardin, 'bir patikanın başında durup kendi kayboluşlarını unutturacak başka bir kayboluşu bekleyen'lerin hayali bir karşılığı çokca; ya da 'büyük bir ormanda yürüyenlerin, kaybolmuşlara ait bir içgüdüyle hemen birbirlerini tanıdıkları' o yer. Reddetmekle kabul etmenin arasındaki bir kesişme noktası burası. Akşamın çok güzel indiği bir diyar. En çok da kadınlarının kendi seslerini kaybettiği bir yokolma noktası. Bu yüzden Mardin gibi, bu yüzden Mardin'den çok öte bir yer. "Akşam kızıllığının şarap rengi bir tül gibi yavaş yavaş indiği ovadan gelen serin bir esinti" ve bu esintinin getirdiği kaderler var kitapta; bir de bu kaderlerin "yanmış buğday ve sürülmüş toprak kokusu" ile birlikte Maria, Susanna, Sare, öteki anneler, öteki teyzeler, Havva, Hicran, Rojda, Sevim'e karışan yanı.
Özlem Yılmaz, bölgedeki kimliklerin inşasında olmazsa olmaz kadınlık fikrinin gerçek yaşamdaki yok-anısına böyle adlar koymuş. Bir ilahiyi söylerken, yaşlı bir kadının üzerine gencecik bir kuma olarak giderken, eprimiş taş avluların gördüğü yoksul gökyüzüne bakar, alımlı bir konağın karanlık bir odasında eskirken yaşamlarını ellerinden kaçırmış insanların, ama en çok kadınların kuru karanfil renkli öyküleri Kayıp Yalnızlık Ormanı.